Sünnet Ne Değildir ?

Sitemizin Değerli Yazarlarından Karaman İl Müftü Yardımcısı Sayın Sırrı Fuat Ateş Beyefendinin Yazısını Aşağıdan Okuyabilirsiniz, Keyifli Okumalar Dileriz..

Sünnet Ne Değildir ?

Bugün kamuoyu önünde/gündeminde en çok tartışılan ve hakkında en çok ihtilaf/kavga edilen konu ne yazık ki sünnet konusudur. Bir tarafta özellikle modern zamanlarda oryantalist bakış açısının etkisinde kalan kişilerin, mezhepler, mezhep imamları, sahabe, hadisler vs. Kur’ân dışında ne varsa yoğun ve ağır bir şekilde eleştirileri, bunların karşısında da uydurma hadislerden dahi “sünnetler çıkarıp” Sünnet’i savunduğunu iddia eden kişilerin akıl almaz Sünnet algıları… Birileri Kur’ân adına “toptan süpürücü”, diğerleri Sünnet adına “toptan toplayıcı” pozisyonunda toplumun algısını şekillendirme çabasındadırlar.

Oysa bu iki anlayış birbirinin zıddı gibi görünse de aslında bir birinin telâzümüdür ve biri diğerinden beslenerek büyümeye/kendini ispat etmeye çalışmaktadır. Aslında sorun, ilmin/bilginin kaynağı ve değeri/hiyerarşisi konusunda berrak/net bir zihin yapısına sahip olunmamasıdır. Aslında karşı çıkanlar neye karşı çıktıklarını; savunanlar da neyi savunduklarını bilginin kaynağı ve değeri açısından net olarak bilseler ve ona göre davransalar en azından bu kadar kavga ve gürültü olmayacaktır. “Ef’âl-i Mükellefîn ile Aramız Nasıl?” başlıklı yazımızda, sünnetle ilgili olarak “farklı ilim dallarında farklı anlamlarda kullanılan sünnet, fıkıh ilminde, farz ve vacip dışında bağlayıcı/kesin olmayarak yapılması istenilen/tavsiye edilen şeyleri ifade eder. Sünnetleri yapan sevap kazanır, yapmayan günahkâr olmaz, fakat kınanır.

Sünnet, sünnet-i müekkede ve sünnet-i gayr-i müekkede olarak ikiye ayrılır. Terkinde kınanma gerektiren sünnetler, müekked olan sünnetlerdir. Gayr-ı müekked olan sünnetler, aynı zamanda müstehab olarak da nitelendirilir” tespitini yapmıştık. Konuyu açacak olursak, Sünnet kelimesi/kavramı, Fıkıh, Fıkıh Usûlü, Hadis ve Kelâm gibi farklı ilim dallarında farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Fıkıh Usûlü ilminde Sünnet, şer’î hükümlerin delillerinden ikincisini ifade eder ve “Resûlullah’ın söz, fiil ve takrirleri/onayları” şeklinde tanımlanır. Kelam ilminde Sünnet, “Hz. Peygamber ve ashabının itikad ve amelde takip ettikleri yol” anlamında olup bid’at kavramının karşıtı/zıddı olarak kullanılırken; Hadis ilminde ise hadis kelimesinin müradifi olarak Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’den söz, fiil ve takrir olarak nakledilenleri ifade etmektedir. Yine Fıkıh Usûlü ilminde teklifi hükümlerden dinen yapılması kesin ve bağlayıcı olmaksızın istenen fiilleri belirten geniş anlamıyla mendubun en önemli bölümünü sünnetler oluşturur ve furû’ fıkıh bağlamında sünnet terimi fiillerin dinî açıdan değerlendirilmesi sırasında bu anlamıyla kullanılır. Sözlükte “izlenen yol, yöntem, örnek alınan uygulama, örf ve gelenek” manalarındaki Sünnet kelimesinin terim anlamı ilim dallarında farklılıklar göstermekle birlikte bunların hepsi, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem ile ilişkili olma veya onun yolunu izleme noktasında birleşir.

 İslâm âlimleri Sünnet konusunu ele alırken, anlamaya ve yorumlamaya çalışırken, Sünnet’i belirleme noktasında çeşitli yaklaşımlar sergilemişlerdir. Bunların en bilineni/meşhuru, “Sünnet-i müekked ve Sünnet-i gayr-i müekked” ayırımı ile “Sünen-i hüdâ ve Sünen-i zevâid” ayırımıdır. Sünen-i hüdâ, tâat türünden olan sünnetleri ifade eder ki, bunları yapmak hidayet/hüdâ/doğru yolu izlemek anlamındadır. Sünen-i zevâid ise, tâat türünden olmayan, yapılması iyi/hasen olmakla birlikte terk edilmesinde sakınca bulunmayan sünnetlerdir ki, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in dinî anlam taşımayan beşerî davranışlarını ifade eder. Sünen-i zevâid türünden sünnetleri yapanlar iyi/hasen bir iş yapmış olur, fakat terk eden de mekrûh bir iş yapmış sayılmaz. Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in yeme, içme, giyinme vs. hususlardaki fiillerini ona olan sevgi ve bağlılığından ötürü yapan kişi sevap kazanır, böyle yapmayan ise kötü bir davranışta bulunmadığı gibi dinen kınanma ve azarlanmaya da müstahak olmaz, çünkü bu fiiller âdete dayalıdır. Sünnet-i müekkede ve Sünnet-i gayr-i müekkede ayırımı ise, dinî anlam taşıyan, tâat türünden olan sünnetlerle ilgilidir ki, Sünnet-i müekkede, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in devamlı yaptığı ve sırf bağlayıcı olmadığını göstermek için nadiren terk ettiği sünnetlerdir. Sabah namazının farzından önce iki rekât namaz kılmak, abdest alırken ağıza ve buruna su vermek gibi sünnetler bu kategoride değerlendirilir. Sünnet-i müekkedeleri yerine getiren kimse sevabı hak eder, terk eden ise cezayı hak etmemekle birlikte kınanma veya azarlanmaya müstahak olur.

Sünnet-i gayr-i müekkede ise, tâat türünden olup Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in bazen yapıp bazen terk ettiği fiillerdir ki, bunlara nâfile ya da müstehap da denilir. İkindi ve yatsı namazlarının farzlarından önce kılınan dörder rekât namaz, pazartesi ve perşembe günleri tutulan oruç bu türe örnek verilebilir. Bu kısma giren sünnetleri yerine getiren sevabı hak eder; yapmayan ise kınanma veya azarlanmaya müstahak olmaz. Aslında sünnet-i müekkede ve sünnet-i gayr-i müekkede ayırımını, sünen-i hüdânın bir alt sınıflandırması olarak değerlendirmek mümkündür. Zira sünen-i hüdâ, dinî boyutu olan tâat türünden sünnetleri ifade eder ki, hem müekked sünnetler hem de gayr-i müekked sünnetler tâat türünden olan sünnetlerdir.

Konuyu “bir şeyin dinî hükmü/vasfı/değeri” anlamında teklifî hükümlerden “Sünnet” kavramı çerçevesinde değerlendirirsek, “herhangi bir şey sünen-i hüdâ türünden ise sünnettir, sünen-i zevâid türünden ise sünnet değildir” dememiz mümkündür. Diğer bir ifade ile, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem dinî boyutu olan tâat türünden bir şey yapmışsa bunu yapmak sünnettir; tâat türünden değilse bunu yapmak sünnet değildir. Ancak Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in tâat türünden olmayan, bir beşer olarak yaptıkları şeyleri, ona olan muhabbetinden dolayı yerine getirenler, bunun karşılığında, bu niyet ve muhabbetlerinden dolayı sevap kazanırlar; yapmayanlar ise bir sünneti terk etmiş gibi değerlendirilmezler ve kınanmazlar. Bu noktada sünnet nedir ya da ne değildir sorusunu müşahhaslaştırırsak; Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in kabak yemeyi sevdiği rivayet edilmektedir ki, bu, tâat türünden olmayan bir fiildir ve insanın damak zevkiyle alakalıdır. Diğer bir ifade ile kabak yemek, beşerî bir davranıştır ve sünen-i zevâid türünden bir sünnettir. Bir Müslüman, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem kabak yediği ve kabak yemeyi sevdiği için, ona olan muhabbetinden dolayı kabak yerse sevap kazanır. Ancak “teklîfî hüküm” anlamında kabak yemek sünnet değildir. Ayrıca Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in dönemin şartlarına göre ya da yaşadığı coğrafyanın örf ve âdetlerine göre yaptıkları da bu kategoride değerlendirilebilir. Mesela, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, dönemin vasıtası olan deveye binmiştir.

Deveye binmek sünnet olmadığı gibi, ömründe hiç deveye binmemiş bir Müslüman da sünneti terk etmiş sayılamaz. Yine Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, kıyafet olarak kamîs/gömlek, îzar, ridâ, bürde, hırka, hülle, mirt, silvar/şalvar, kaftan, cübbe vs. döneminde yaygın olan çeşitli kıyafetler giydiği gibi; beyaz, siyah, yeşil ve kırmızı renklerden yapılmış kıyafetleri de çeşitli zamanlarda giymişlerdir.(2) Bütün bunlar zevâid sünnetlerdendir ki, teklîfî hüküm anlamında sünnet değildirler. Daha açık ifade edersek, cübbe giymek sünnet değildir; şalvar giymek sünnet değildir; kamis/yakasız gömlek giymek sünnet değildir. Diğer bir ifade ile bu kıyafetleri giymeyen bir Müslüman sünneti terk etmiş sayılamaz.

Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bir Müslümanın Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’e muhabbetinden dolayı zevâid türü sünnetleri yerine getirmesi; bu gibi konularda Peygamberi taklit etmesi ona sevap kazandırır. Ancak bu tür sünnetleri terk eden/yapmayan bir Müslüman da teklîfî hüküm anlamında bir sünneti terk etmiş sayılamaz ve kınanamaz. Ayrıca meselelerin teklîfî hükümler hiyerarşisi çerçevesinde ele alınmasının; teklîfî hükümler hiyerarşisinin gözetilmesinin, kamuoyundaki pek çok tartışmayı ortadan kaldıracağı kanaatindeyiz.

Yapılması istenilen hükümler olarak farz, vacip, sünnet, müstehap hiyerarşisi göz önüne alındığında, müstehap olan bir şeyin farzmış gibi sunulmasının; müstehap olan bir şeyi terk eden bir Müslümanın/Müslümanların bir farzı terk etmiş gibi muamele görmesinin önüne geçilecektir. Burada bir sünneti, hatta bir müstehabı önemsizleştirmeye çalışmıyoruz. Ancak kamuoyu önünde yapılan gereksiz, temelsiz, tutarsız, sistemsiz tartışmaların kamuoyunun; özellikle gençlerin kafasını karıştırdığına, gençlerin neye nasıl inanacaklarını şaşırdıklarına; birkaç yıl öncesine kadar hiç gündemde olmayan deizmin gençliğimizin gündemine girdiğine dikkat çekmek istiyoruz.

Bunun en büyük sorumlusunun da, “her şeyi süpüren” ve  “Kur’ân bize yeter” diyen modernist türedi zihniyet olduğu kadar, sünnettir diyerek “her şeyi savunan”, mevzû/uydurma hadislerden dahi sünnetler üreten “ham yobaz kaba softa” din bezirgânları olduğunu düşünüyoruz.

Düşünce Akla Düşünce --- Handân ol gönül ki visâl ihtimâli var Firkat kemâle erdi kemâlin zevâli var    (Taşlıcalı Yahyâ) --- Sapık Yolların Toplamından, Doğru Bir Yol Çıkmaz…   Selam ve duâ ile…

- Sırrı Fuat Ateş / Karaman İl Müftü Yardımcısı

Güncelleme Tarihi: 09 Temmuz 2019, 16:18
banner179
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER