UMRE İBADETİ BİZE NEYİ ANLATIYOR

Mubarek ve mukaddes yerlerden; Kabeden öncelikle herkese selamlarımı sunuyor, İslam ümmetinin kurtuluşu için buruk bir kalple, günahlarımın çokluğuna rağmen Allah'ın merhametine güvenerek dua ediyorum. Bu yazımda mukaddes umre yolculuğun insanda uyandırdığı izlenimleri anlatmak istiyorum müsadenizle.. 

 Umre yolculuğu, size ait olan herşeyi kayıp etğinizi düşündüğünüz bir anda yeniden diriliş, yeniden doğuş, yeniden varlığın hakikatine bürünüştür; Sılaya değil, vatana dönüş gibidir; kendinizden uzaklaştığınız bunca ömre bedel kendinize geliştir. Heyecan doruk noktada; sevenin sevdiğine, aşığın maşukuna kavuşmasından daha bir anlam yüklüdür bu yolculuk. Sizi, siz eden değerleri yeniden keşfetmenize benzer bir yapısı vardır sanki. fabrika ayarlarına döner gibi olursunuz. Yeniden format yüklü bir serancame yaşarsınız.
 Uzaktan görüp heyecanlandığınız o mubarek yerleri bizzat görmek için "bismillah" dersiniz. 
 Ancak her ibadette olduğu gibi umrede de farz, vacip ve mustehap gibi yerine getirmeniz gereken görevler vardır. İlk şart olarak ihram bürünmek gerekir. İhram, normal zamanda yapılması mubah olan şeyleri kendinize haram kılmak demektir.  Kefene bürünür gibi iki parça beyaz beze bürünüsünüz; üzerinizde hiç bir şey bulundurmazsınız dünyaya ait. Yani ihramı ruhunuza giydirirsiniz. Gönlünüzden çıkarırsınız sizi, sizden uzaklaştıran, Rabinize yabancı hale getiren  her şeyden. İncitmesiniz kimseyi, kediye dahi "pis" demezsiniz, omuzunuza basanı dahi  sert bakışlarla  incitmesiniz. Sövene dilsiz, dövene elsiz olursunuz.   Nefsinize dur dersiniz, şehvi isteklerinize set çekersiniz. Malayani ve luzumsuz konuşmazsınız, gıybet etmezsiniz, kimseyi hor görmezsiniz; normal zamanda günah olan şeylere umrede daha bir dikkat ederseniz.
 Bu halde edeple Allahın davetine icabetinizi Telbiyeyle teyit ederseniz.

“Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk, innel hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, lâ şerîke lek.” sözleridir.

“Buyur Allahım buyur! Emrindeyim buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur. Emrindeyim buyur! Şüphesiz hamd sana mahsustur. Nimet de senin, mülk de senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur.” diyerek ona olan bağlılığınızı onun şeriki ve benzeri olmadığını  ihlasla söylersiniz. 
 Ev sahibi Allah, misafir sizsiniz; özel bir misafir. İkram edilecek, rahmete gark olacak bir misafir. Ev sahibine yakışan ikram etmek, misafire yakışan ise  edep ve adaba riayet etmektir. Gerisi bizim sorumluluğumuzda  değildir zaten. 
Biz kendi işimizle meşgul olup kabeyle hasret giderirken yanımızda yöremizde ki insanların hata ve kusurlarıyla asla meşgul olmayız. 
 Akın akın herkes kabeye büyük bir heyecanla yol alırken başlar yerde, kalpler yerinden çıkacak gibi olur. Huzur ve sükuneti tarif etmeniz imkansızdır. Tam kabeyi göreceğiniz yerde başlar kaldırılır. Bütün heybetiyle  kabe adeta yüzüze gülümser "hoş geldiniz" dediğini duyar gibi olursunuz. İnsan seli kabenin etrafında akıp giderken o huzur seline Hacerül Esved'e selem verek siz de dahil olursunuz. Artık kabenin kollarında, arzın merkezinde, Allah'ın evinde günahlarınızın çatır çatır eridiğini duyar, yörüngeniz istikametinde dualarla kabeyi solunuza alarak tavafa başlarsınız. Kalbinizi kabe merkezli sabitleyip, istikamet üzere olmanın nizam ve düzeni tesis etmenin haz ve lezzetini zirvede yaşarsınız.
 Malumunuz şu uçsuz bucaksız kainatın içerisinde bir zerre yer işgal etmeyen insan bu düzenin bir parçası olarak, en küçük atom çekirdeğinden  galaksilere kadar her şeyin yörüngesinde döndüğü gibi döner; istikamet üzere olmanın provasını yapar. 
 Böyle bir ruh haleti içerisinde ruhani ve  urani feyzin akışına kendinizi bıraktığınız da ilahi lezzetler inkişaf eder.
 Beyaz tenliyle siyah tenli, sarı tenli ile esmer tenli aynı yerde; ırkı, dili, ülkesi faklı olan  kardeşlerimizle omuz omuza, zamanın müşrikleri ve kafirlerine  inat ıztıba yaparsınız. Çalımlı Çalımlı yürümeniz şeytanı korkutur, yer yerinden oynar adeta.  Lakin siz bunları yaşarken aklınıza takılıverir birden bire; çalımlı yürümelerimiz normal hayatta niye işe yaramıyor, diye.  İslam aleminin içinde bulunduğu kargaşa, zulmün,  bozulan birlik ve beraberliğin müsebbibi kimdir? diye. Ümmetin perişan hali nedeniyle olacak ki ilk anda hoş karşılayan Kabe bu sefer sitem yüklüdür adeta. 
  Bu karmaşık dünyada yörüngeden sapmalar sadece kendi ibadetinizi ifsat etmekle kalmamış, kul hakkına girerek başkalarının istikametten sapmasına da sebep olmuştur. 
 Semboller takılıp kalırken ya çerme takıp düzeni bozuyoruz ya takılan çermeyle akan insan selinin altında ezilip kalıyoruz.. 
İslam ümmetinin içler acısı bu durumu nedeniyle 
 Hiç bu kadar mazlum ve Mahsun görmemiştim kabeyi; karalar hiç bu kadar yakışmamıştı ona. ümmetin yasını çeker gibiydi adeta. Hacerül Esvet,  yanından geçip istilam edenlerin selamını almadığına şahit oldum. küsmüş,  sitem yüklü  duruşu vicdan sahibi müslümanların yüreklerini burkmalı değil mi? Ümmetin işlediği günahlar nedeniyle kararan taşı öpmek için  kul hakkına girmeler sünneti İhya  gerekçesiyle  yapılıyorsa vay halimize.
 
 Makamı İbrahimin yanından geçerken utandığımdan yüzüm kızardı. İbrahim Peygamberin davetine kulakları tıkayan insanların rükn-i yemanide istilam için el kaldırmalı biat için çok yetersiz diye düşündüm.
 Hicri İsmailîn karşısında, Altunoluğun altında durdum. Sıcaklık kavururken gönülleri bir damla rahmete muhtaçlığını hissedip, günah kirlerini temizlemek için o olduktan akacak yağmur sularını bekleyenlere şahit oldukça ümitlendim... 
 Tavaf bitirip iki rekat namazdan sonra  maddi ve manevi yorgunluğunuzu zemzem suyuyla giderir, şekil alan ruhunuzu, sabitlemek için serinletirsiniz.
  Umrenin başka bir vecibesine sıra gelmiştir artık; say. 
  Say Allah'ın emri ile Hacer validemizin biricik yavrusu İsmail aleyhisselemla imtihanıdır bir yönüyle. Belli bir sure yanlarındaki azık tükenince çölün ortasında ki bir imtihan. Sefa tepesinden başlayıp Merve de biten bir imtihan. Hacer validemiz büyük bir teslimiyetle su ararken biricik evladı İsmail aleyhisselem’ın yanına geri  döndüğünde Cebrail aleyhisselamı bulur. Zemzem ikram edilmiş, teslimiyetin ve tevekkülün karşılığı tezahür etmiştir. Onun için; Sefa ile merve arasında say yapmak bir arayıştır. Doğum Sefa, ölüm Merve tepesi gibidir. Hayat ise Hacer validemiz ihlasıyla koşabilmektir. İşe koşmaktır, aşa koşmaktır lakin emanet edilenlere hiyanet etmeden koşmak.. 
  Herkesin rabbine emanet ettiği bir İsmaili olmalı. Yalnız bu İsmail halim ve salim olmalı ki kana kana içerken zemzem suyunu yeri geldiğinde de kurban olmayı becerebilmeli... 
  Kaygı ve telaşımız  Sefa tepesinde başlayıp Merve tepesinde de son bulmamalı. Yalnızlığımızın ve çaresizliğimizin  bizi ümitsizliğe sürüklemesi yerine Rabbimizin lütuf ve ihsanına kavuşmaya vesile olmalı. Bunun içinde çıktığımız her tepe bir ümit, indiğimiz her vadi suya kavuşmanın, yanan gönlümüzü ferahlatmanın adımı kabul edilmeli.
Sayı bitirip tıraş olunca ihram yasakları bitmiştir lakin Allah'ın koyduğu yasaklar bir ömür devam edecektir. Beki umre ibadetiyle  kendimizi bir ömür  düzene sokmaya çalışmalıyız. 
Hac döneminde Hac menasikinin yerine getirildiği yerleri de ziyaret etmeden olmazdı elbette. Arafatın havasını soluduk rahmet tepesinde, ayrıldıklarımıza, ayrı kaldığımız değerlerimize kavuşabilmenin hayaliyle dua ettik.  Günahlarımıza ağladık. Malumunuz Arafat, cennette yasak meyveyi yemeleri nedeniyle uzun bir sure bir birlerinden ayrı düşen, pişmanlık içerisinden uzun bir sure tevbe ederek göz yaşı döken ve tevbeleri kabul gören Hz. Adem  ile Havva validemizin ayrılıklarının son bulduğu yerdir. 
Muzdelife ve Minada yine İbrahim aleyhisselam ve İsmail aleyhisselamın teslimiyetini taklit ettik. Bir türlü yanımızdan uzaklaştıramadığımız şeytana karşı öfkemizi yeniledik. Taş atmadık belki ama inadına muhalefet etmeye gayret ettik. 
Cennetül Mualla kabristanını ziyaretten sonra gece vakti Nur dağına çıktık.   Hele yaşlıların nur dağına çıkma istekleri vardı ki etkilenmemek mümkün değil. Mesela bir dağ ve bir mağara kadar basit değil. Yüksek bir yer, çıkışı zor lakin çıkmadan görmenin, görmeden okumanın olamacağı gerçeğini düşününce her zorluğa katlanası gerekiyor insanın. Nur dağı  vahye ilk ev sahipliği yapmış bir dağdır. 
Peygamberimiz(s.a.v.)’e daha vahiy gelmeden,  Mekke’yi yüksekten gören bu dağa çıkıyor Hira mağarasından  cehaleti, cahillerin içler acısı halini izliyordu. Üzülüyor, üzülüyordu… Kendince Rabbini düşünüyor, bu insanlığın hali ne olacak diye kaygılanıyordu. Ümmi bir peygamberdi; bizim anladığımız şekilde, okuma yazma bilmezdi ancak O’nun risaletten önceki, Hira mağarasında ki bu hali, bir yönüyle, okumak değil de neydi? Melek ilk emir olarak “Oku” diye birkaç kez tekrarlayınca, her defasında  “Ne okuyayım, ben okuma yazma bilmem” dedi.  “Yarat Rabbinin adıyla oku” derken okumanın şeklini ve şemalini, rengini ve yöntemini de belirtti  Rabbi ona.   “O insanı kan pıhtısından yarattı” “oku, senin rabbin sonsuz kerem(iyilik ve ihsan) sahibidir.” “Kalemle (yazı yazmayı)öğreten odur.” “İnsana bilmediğini o öğretti”.(Alak,1-5)  

  İslam’ın, ilk inen ayetinin “oku” olması, Allah’ı tanımanın yolunun, O’na kullukta ilk yapılması gerekenin okumak olduğu gösteriyor. Allah,  “Oku” derken belirli bir ilime işaret yoktur.  Yani her şey okunabilir; toprak, ağaç, nebatat, doğan güneş, dönen dünya, esen rüzgar yağan yağmur okunur. Uçan kuşlar, açan çiçekler “Allah Allah” diye akan ırmaklar okunur. Bugünün cehaletini okumayanlar yarınının saadetini inşa edemezler. 
 Bizde okumak için çıktığımızda Nur Dağına  bugün ki içler acısı halimizi düşünme fırsatı elde ettik. "Ne olacak bu ümmetin hali" diye Rabbimize dua ve niyazda bulunduk.  
      Ümmileşmeden ilmi’leşmenin olmayacağını, kurtuluşumuzun ancak vahyin aydınlığıyla  mümkün olacağını bir kez daha anladık. 
 Dünyayı imar için Medine’ye yapacağımız yolculuğun koynunda kendini saklayan iç dünyamıza yaptığımız hicret gibiydi bu umre yolculuğu. Cehaleti terek edip saadete hicret... 
 Yarın Medine’ye yolculuğumuz var inşallah belki Medine’ye ilgili yeni bir yazımızla buluşmak ümidiyle.
Selam ve dua ile...

YORUM EKLE