Müslümanların Yanında Olamamak!..

İslâm, hayata müdahil olan ve inanç, ibadet, ahlâk, siyaset, hukuk, ekonomi, doğum, evlilik, boşanma, ölüm, miras vs. hayatın bütün alanlarında ilke ve prensipler/hükümler koyan bir dindir. Müslüman, neye nasıl inanacağını ve neyi nasıl yapacağını mensubu olduğu dinin ölçüleri/hükümleri çerçevesinde belirleyen/belirlemeye çalışan insandır. Bu çerçevede Müslümanın genel anlamıyla hayatın bütün alanlarında bir duruşu/tavrı/tarzı olmak durumundadır.

Sosyal hayatta beşerî ilişkilerin nasıl olması gerektiği hususunda da İslâm’ın koyduğu ölçüler vardır ve bu ölçüler Müslümanın duruşunu/tavrını/tarzını belirleyicidir. Bu meyanda “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı sarılın ve parçalanmayın”;(1) “Müslümanlar ancak kardeştir”;(2) “Muhammed Allah'ın elçisidir. O’nun beraberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine karşı merhametlidirler”;(3) “Sana uyan müminlere kol kanat ger”;(4) “Ey iman edenler! Sâdıklarla birlikte olun”(5) gibi âyetler ve “Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez ve zulmettirmez”;(6) “Mü’min mü’mine karşı, parçaları birbirini bağlayıp tahkim eden bina gibidir”;(7) “Mü’minler bir vücut gibidir”(8) gibi hadisler, Müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerinde nasıl bir duruşa sahip olmaları gerektiğini ortaya koyan âyet ve hadislerden bazılarıdır.

Yaklaşık on beş asırlık tarihi süreç içerisinde Müslümanların çeşitli imtihanlardan geçtiği, büyük fitnelere düçar olduğu; neticede belli bir tarihten sonra Müslümanların çeşitli fırkalara ayrıldıkları bir gerçektir. Belki de bu durum, “ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır” hadisinde(9) ifade edilen Nebevî ihbârın bir tecellisidir. Hadisin sıhhat derecesi bir yana, ki hadis, “hasen sahih” olarak nitelendirilmektedir, belli bir tarihten sonra dinî-siyasî farklı gerekçelerle ümmet-i Muhammed arasında çeşitli fırkalar ortaya çıkmış; zaman içerisinde fırkalar çoğalmış; modern zamanlara gelindiğinde ise sadece Müslümanlar değil bütün insanlık, modernizm diye nitelenebilecek büyük bir fitne ve musibetin girdabına sürüklenmiştir. Modern dönemlerde de çeşitli saik ve gerekçelerle Müslüman toplumlarda yeni yeni farklı grup ve fırkalar ortaya çıkmıştır ki, eski-yeni bütün bu grupların temel söylemi/iddiası, İslâm’ı öğrenmek, öğretmek, anlamak, yaşamak ve yaymak; İslâm’a ve Müslümanlara hizmet etme hususunda kendilerini temsil makamında görmeleridir.

Müslümanların ihtilafa düşmeleri ve fırkalara ayrılmaları durumunda nasıl davranılması gerektiği hususunda yine Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in ortaya koyduğu ölçü vardır. Yukarıda zikrettiğimiz ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağı ile ilgili İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel rivayetlerinde,  bu fırkalardan sadece bir fırkanın cennete gireceği, diğerlerinin ateşte/dalâlette olduğu ifade edilirken; cennete girecek fırkanın “cemaat” olduğuna vurgu vardır. Elbette hadislerde vurgulanan “cemaatin” günümüzde kullanıldığı/algılandığı şekliyle cemaat olmadığı göz ardı edilmemelidir. Hadislerde vurgulanan cemaatin anlam ve özelliklerine başka hadislerde dikkat çekilmektedir.

Hadislerde vurgu yapılan “cemaat” kelimesinin, “ümmetin çoğunluğu” anlamına geldiği, cennete girecek fırkanın “sevâd-ı a’zam” olduğunun ifade edildiği rivayetten(10) anlaşıldığı gibi, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’den rivayet edilen “ümmetim sapıklık/dalâlet üzerinde birleşmez. Eğer bir ihtilaf görürseniz siz sevâd-ı a’zam’a sarılın”(11) hadisinden de anlaşılmaktadır.

Cennete girecek bu fırkanın/cemaatin/sevâd-ı a’zam’ın özelliğini ise, Rasûlullah sallalahü aleyhi ve sellem, “benim ve ashâbımın yolu üzere olanlar” şeklinde beyan etmektedir.(12) Rasûlullah sallalahü aleyhi ve sellem’in, burada, kendi yoluna/Sünnet’e ve ashâbın yoluna/cemaate olan vurgusuna dikkat edilmelidir. İşte bu vurgu sebebiyle, pek çok fırkalara ayrılan ümmet içerisinde cennete girecek fırka “Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat” olarak nitelendirilmiş/isimlendirilmiş ve Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat, tarih boyunca hep çoğunluk/sevâd-ı a’zam olmuştur. Dolayısıyla Müslümanların, her dönemde sevâd-ı a’zam’ı teşkil eden Ehl-i Sünnet ve’l-cemaatin içinde olmaları büyük önem arz etmektedir.

Modern dönemlerde İslâm dünyasında ortaya çıkan/çıkarılan fırkaların/grup ve cemaatlerin, “neye tekabül ettiğini”, Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat çizgisinde ele almak gerektiği kanaatindeyiz. Özellikle bu topraklarda İslam adına ortaya çıkmış grup ve cemaatlerin, Ehl-i Sünnet çizgisinde kaldıkları oranda bu topraklara faydalı olacağı ve hizmet edeceği; Ehl-i Sünnet çizgisinden uzaklaştıkları oranda da bu topraklara zararlı olacağı ve ihanet içine girebileceği tarih boyunca görüldüğü gibi son yıllarda yaşadıklarımızdan da anlaşılmış olmalıdır.

Bir önceki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, Ehl-i Sünnet’in en önemli özelliklerinden birinin ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceği esasıdır. Buna mukabil Ehl-i Sünnet dışındaki diğer bütün fırkaların ise temel özelliklerinden birinin tekfirci bir zihniyete sahip olmaları; kendi dışındakileri tekfir etmeleri; diğer bir ifade ile kendilerinden başkasını Müslüman olarak görmemeleridir.  Bu özellikleri, onları çoğunluktan/sevâd-ı a’zamdan uzaklaştırmakta ve onların, Müslümanların yanında yer almamalarına/alamamalarına; hatta Müslümanların karşısında yer almalarına sebep olmaktadır. Kendilerinden başkasını Müslüman olarak görmeyen; Diyanet’in imamlarının arkasında namaz kılınmaz diyerek camilerde cemaate katılmayıp paralel camiler/mescid-i dırârlar oluşturan; Ehl-i Sünnet adına “din ticareti” yapan; on dört asırdır bu dinin yanlış anlaşıldığı iddiasıyla “indirilen din-uydurulan din” safsatasını ortaya atıp kendi anlattıklarının bir nevi “indirilmiş” olduğu algısı oluşturan vs. kişi ve grupların hemen hepsinde bu ortak özellik bulunmaktadır. Mesela FETÖ terör örgütü, ortaya çıktığı tarihten 15 Temmuz’a kadar hiçbir dönemde Müslümanların yanında yer almamıştır. FETÖ benzeri yapılar/yapılanmalar da aynı şekilde hiçbir dönemde Müslümanların yanında yer almamışlardır ve yer almamaktadırlar. İslâm adına ortaya çıkıp da Müslümanların yanında yer almayan/alamayan kişi ve grupların bu durumu, onların bu topraklara ait olmadığının da en önemli göstergelerinden biri sayılır. Zira kişi ya da grupların durdukları yer, onların nereye ait olduklarının da göstergesidir.

İslâm adına ortaya çıkıp da Müslümanların yanında yer almayan/alamayan hiçbir kişi ve grubun bu topraklara faydası olmayacağı gibi, güç ve imkânlarına göre de zararları olacaktır. İster kendilerini Ehl-i Sünnet’in yegâne temsilcisi gibi lanse eden kişi ve gruplar olsun ister yenilikçi/modernist zihniyete sahip kişi ve gruplar olsun, Ehl-i Sünnet çizgisinden ayrılan her grup, az ya da çok bu topraklara zarar verecektir/vermektedir. Bu gibi kişi ve grupların, yaptıkları din istismarı/ticareti karşısında alınacak en önemli tedbir eğitimdir. Doğru/sahih din eğitiminin yediden yetmişe bütün toplum fertlerine ulaştırılması ve insanlarımızın dinî eğitimi noktasında başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere ilgili ve yetkili kişilerin azami gayret göstermesi gerekmektedir.

Yaşanan olaylardan ders alınıp tedbir alınmazsa, aynı olayların yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Düşünce Akla Düşünce

--- Kurdun elinden çobanlık gelmez. (Sadi Şirâzî)

--- Günlerin Kıymetini Bilmeyenin Yılları Çabuk Geçer!..

--- "Ey gül, nazîrin olmaz idi hârın olmasa"  (Riyâzî)

Selam ve duâ ile…

26.07.2018

__________________________________

(1) Âl-i İmrân 3/103.

(2) Hucurat 49/10.

(3) Fetih 48/29.

(4) Şuarâ 26/215.

(5) Tevbe 9/119.

(6) Buhârî, “Mezâlim” 4, “İkrâh” 7, ; Müslim, “Birr” 32, 58; Ebû Davud, “Harâc” 36, “Eymân” 8, “Edeb” 46; Tirmizî “Hudûd” 3, “Birr” 18.

(7) Buhârî, “Mesâcid” 54,  “Mezâlim” 6, “Edeb” 36; Müslim, “Birr” 65; Tirmizî, “Mesâcid” 54.

(8) Buharî, “Edeb” 27; Müslim, “Birr” 66.

(9) Ebû Davud, “Sünnet” 1; Tirmizi, “İman” 18; İbn Mâce, “Fiten” 17; Ahmed, el-Müsned, III, 145.

(10) Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, VIII, 152; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, II, 453.

(11) İbn Mâce, “Fiten” 8.

(12) Tirmizî, “İmân” 18; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, VIII, 152, XIII, 30.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa GEZGİN
Mustafa GEZGİN - 13 ay Önce

Allah razı olsun Sayın Hocam.