MÜSLÜMAN’IN TATİLİ ZAMANIN İSRAFI OLMAMALI

 
       Bir zamanlar kavurucu sıcağın hâkim olduğu, güneşin iyice hissedildiği bir günde, pazarda buz satan bir adamın bağırışları ne kadar ibretle doluydu düşünen ve ibret alabilenler için. Sıcağı fırsata çevirmek isteyen ancak erimeye başlayan buzlarını görünce telaşa kapılan bu adam avazı çıkıncaya kadar şöyle bağırır: “Ne olursunuz sermayesi eriyen şu adama yardım edin” oradan geçen bir derviş ibretle dinler bu bağırışları ve şöyle der: “Zaman sermayesini ve onun tükenişini şu adamın bu sözlerinden başka hiçbir kelime bu kadar iyi anlatamaz.” 
      Evet, zaman su gibi akıp gitmekte, buz gibi eriyip tükenmekte, bir yıl eksik ve gediğiyle, karı ve zararıyla geçip gitti. Eğitim öğretim bitti, okullar tatil edildi. Daha dün gibi Ramazan’ın gelişini coşkuyla karşılamıştık. Ancak sayılı günler tez geçiyor... Giden ömürden gidiyor. 
       Ticaret yapıyoruz dünya pazarında, rıza-i ilahiyi kazanmak istiyoruz. Tek sermayemiz ise zamandır.  Durmak, boş işlerle uğraşmak, tatilim ve boş zamanım var düşüncesiyle günahlara dalmak iflas etmek ve kaybetmekle eş anlamlıdır. Geçen günleri geri getirmemiz mümkün değil elbette ki, gelecek zamana ulaşacağımızın da hiçbir garantisi yok. Öyleyse önemli olan bulunduğumuz anı Allah’ın rızası doğrultusunda en iyi şekilde değerlendirmektir. Ancak insanların çoğu, zamanlarının kıymetini bilemez de hep onu geçirmenin telaşına girerler. Boş zamanı öldürmeyi, onu, nasıl olursa olsun geçirmeyi kazanç olarak düşünürler.        Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta bizleri uyarmaktadır: “İnsanların çoğu şu iki nimette aldanmıştır:  Sağlık ve boş vakit” (Buhari, Tilmizi ve İbni Mace)


 


     Müslüman, konuştuğunda hayır konuşur, onun susması dahi tefekkür içindir, yürümesi bir gayeye matuf olan müminin durması da bir maslahat nedeniyledir. O, bir iş yaptığında, bir eyleme teşebbüs ettiğinde o işin ve o eylemin İslam’a ve Kur’an’a uygun olup olmadığını inceden inceye hesap eder. Müslümanın çalışması da dinlenmesi de bu minval üzere olmalı, bütün plan ve programları da Müslümanca olmalı. Müslüman, mevsimler gibi değişen, zaman ve mekânın şartlarına göre şekil alan insan değildir. Evde farklı, çarşıda farklı, işte başka, boş zamanda daha başka bir insan portresi çizmek ikiyüzlülük kabul edilir.
       Her yerde ve her zaman Rabinin kendisini görüp gözettiği bilinciyle hareket eden insandır mümin. “Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir” (Hadit,4) buyurarak mümini uyarıyor  yüce Allah. Böyle bir teslimiyet insanın tatil anlayışına da hâkim olmalı. Mescitte görüp gözeten Allah, sahilde de, tatil yerinde de görüp gözetmektedir. Ramazan ayında, iş ve meşguliyet zamanlarında  yaptıklarımızı meleklerle kayıt altına alan Allah, tatil zamanlarında da  yapıp ettiklerimizi kayıt etmiyor mu sanıyoruz? İslam, insanın her anını ve zamanını düzenler ve kontrol eder.  “O cennete girene dek hayır dilemeye ve hayır işlemeye doyumsuzdur” (Keşfu’l Hafa, II,215) buyuran Allah Resulü (sav), müminin hayırlı olan işlerinde yorulmayacağını bildiriyor. 
      Tatil anlayışımızın nasıl olmasının gerektiğini yüce Mevla bizlere şöyle bildiriyor: 
    “Bir işten boşalınca, yeni bir işe giriş ve sadece Rabbine yönel.” (İnşirah,7-8) 
    “Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir”(Necm,39-41) 
        Nasıl ki yeme ve içmeden yorulma söz konusu değilse farz olan; insanın ruhunu ayakta tutan ibadetlerde de yorulma olmaz. Çünkü ibadetlerin tatili olmaz. İbadetlerde devamlı olmak esastır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ya: “Az olup devamlı olan ibadet makbuldür.” diye. Yüce Allah’ta: “Sana ölüm gelinceye kadar ibadete devam et”(Hicr,99) buyurarak uyarıyor bizleri. 
       Her an nefes alıp vermekteyiz, havadan sudan dünyanın bütün nimetlerinden faydalanırken “biraz ara verelim” diyor muyuz? Öyleyse her nimetin şükrünün ifadesi olan ibadetlere ara vermek ne insani ne de İslam’ı bir davranıştır.  Hem ibadetler ihlas ve samimiyet içerisinde yerine getirilir, şartlarına uygun olarak eda edilirse bu, insanın yorulmasına değil dinlenmesine, bunalmasına değil rahatlamasına, ruhunun doyumuna, kalbin mutmain olmasına vesile olur. Aslında insanı yoran uhrevi gayesi olmayan dünyevi meşgalelerdir. Dünyanın yorgunluğunu sırtımızdan ibadet ve itaatin manevi ve dinlendirici atmosferine girerek atabiliriz. O zaman yük olan yorgunluklarımız hafifler, yoğunlukların arasında kaybolduğumuz bir zamanda bir nefes ve hayat iksiri olur. İslam’dan ve imandan kopuk bir anlayışın girdabına yakalanmış insanların tatilleri dahi yorgunluktur. Zamanı geçirmek anlayışıyla tatile gidip günahları sırtlarına yükleyerek kalpleri katılaşmış bir şekilde dönen insanların tatil dönüşleri ‘dinlenmek midir yoksa dinden uzaklaşmak mıdır’ bir düşünelim! 
     Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor: 
   “Allah’ın sana verdiği her şeyde ahiret yurdunu ara; bu arada dünyadan da nasibini unutma.” (Kasas, 77) 
   Bu ayet her fırsatı ahret için değerlendirmek gerektiğini bizlerden isterken dünyadan da nasibimizi unutmamamızı gerektiğini bildiriyor. Geçici olan  dünya zevki sefası nefsimizin hoşuna giderken ahret için çalışıp çabalamak Rabbimizin hoşuna gidiyor. İşte kazanmak ile kaybetmek arasındaki ince ve hassas olan nokta budur. Bu dengeyi gözettiğimiz zaman tatillerimiz belki ibadet hükmünü alır. “İki günü eşit geçen ziyandadır.” (Keşfu’l Hafa, 323) düsturunu asla göz ardı etmemeli, her geçen gün ahret heybesine koyabildiklerimizin hesap ve kitabını yapmalıyız. Her günün kendine ait ibadetleri vardır. Bu günümüz bir önceki günden daha verimli ve faydalı değilse zararımız söz konusudur. Çünkü ortaya koyduğumuz zaman sermayesi boşuna gitmiş, emanete  hıyanet etmiş oluruz. Belli bir zaman diliminde ibadet ve itaatine devam eden sonra “Müslüman da tatil yapmalı” anlayışına sığınarak sahillerde, tatil beldelerinde haram işleyen, günahları meşru sayan, alabildiğine israf eden, sözüm ona, dindar görünümlü Müslümanların artık dindar olmadıkları /dinden olmadıkları inkâr edilemeyecek bir gerçektir. 
        Bugün, maalesef  çoğunlukla tatili bir kaçış, kurtuluş olarak algılar oldu insanlar.  Böyleleri eşten-dosttan, anadan-babadan, akrabalardan, iş arkadaşlarından, kapı komşularından, arkadaşlarından kaçarak dinlenebileceklerini zannederler. Baş başa kalacakları insanları etraflarından dağıtabildikçe rahat edeceklerini düşünürler. Hâlbuki İslam’a uygun tatil anlayışındaki mü’min, ertelenen sıla-i rahimi tatiller nedeniyle yeniden hatırlayarak o açığın kapanmasına gayret etmeli, sevinçler paylaştıkça, insanlar kucaklaştıkça, eller öpüldükçe, başlar okşandıkça bu, topluma karşı görev ve sorumluluklarımızı yerine getirebilme hususunda yeni bir güç ve enerjiye vesile olunacağını bilmeliyiz.
      Mümin “ibnül vakit” yani vaktin oğludur. Mümin bütün zamanları kendine gelmek, Rabbine kulluk ederek onun rızasına nail olmak için bir fırsat aralığı bilmeli. Çünkü yarın huzur-u mahşerde her dakikanın hesabını yüce Mevla bizlerden soracaktır.
      Peygamberimiz(s.a.v.)’in şu uyarısıyla bitirelim:
     “Bir kimse kıyamet günü ömrünü nerede tükettiğinden, ilmi ile ne gibi işler yaptığından, malını nerede kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden ayrılamaz” (Tirmizi, Kıyamet, 1) 
      Selam ve dua ile….

http://www.abdullatifacar.com/ 

YORUM EKLE