Kur'an-I Kerim Ölülere Değil Dirilere İndirildi

Hayatı bize bahşeden sonra imanla, salih amelle ruhlarımızı dirilten yüce Rabbimiz, hayat kitabımız kur’anda  şöyle buyuruyor: 

 "Diri olanları uyarması ve inkarcılar hakkında o sözün (azabın) gerçekleşmesi için kur'anı indirdik."(Yasin,70)

“Ey insanlar! İşte size rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifa ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan kuran) geldi” (Yunus, 57)

Yine başka bir ayette de:

“(Ey peygamberim) işte sana emrimizle bir ruh, kalpleri dirilten bir kitap vahyettik.” (Şura,52) buyuruluyor.

Kur’an ölü kalplere ab-ı hayattır. Kuran bütün insanlığa bir hitaptır; inanmayanlara imana çağrı, inananlara kulluğa çağrıdır. İnançsızlık girdabına yakalanmış, akıl nimetini gereğince kullanamayan, feraseti kapalı, gönlü karanlık, haktan hakikatten habersiz hayat sürenler, Rablerinden uzak olanlar gerçek manada ölüdürler, onun için kuran, İman eden gönüllere rahmet ve bereket kazandırır.

Kurumuş topraklara yağan yağmur nasıl rahmet olarak görülüyorsa, imandan yoksun kalplere Hidayet’te rahmet olarak nitelendiriliyor. Kurumuş topraklar, yarık yarık olmuş bir vaziyette, boyunları bükük, üzerlerindeki ağaç ve nebatatların kurumuş dallarında bulunan, yağmurun hasretini izhar ederek gök yüzündeki bulutlara masum ve hevesli bakışlarla Allah’a yalvarıyorsalar, dirilmek ve hayat bulmak için insan da, inançsızlık girdabının kapı aralarından, kalbin bunalımından, hayatın monotonluğundan ve tatsızlığından, içindeki çözemediği kendisince, belirsiz sıkıntısından, varlık arasındaki darlıktan, dünyanın altındaki eziklikten, nefsinin yüzsüzlüğünden yani kısaca; hayatta gibi görünen ancak ölü bir hayattın penceresinden kur’anın rahmet damlalarını bekliyor aslında. Ancak ne talihsizliktir ki o beklediğine “kuran” demiyor yağmura “rahmet” dediği gibi…

Evet, bir ailede kuran adına hiçbir şey yaşanmıyorsa orada hayat belirtisi yoktur. Huzuru olmayan aile ortamında insanlar yaşamaktan çok yaşamamayı tercih ediyor; o ailede evlat babasını dinlemiyor, annesini “eski akıllı” görüyor. Baba -anne evlatlarının kendilerine emanet olduğunu düşünmüyor, “evladın evin içinde, ev yanıyor” dediklerinde onu kurtarmak için kendini ateşe atmaktan çekinmeyen bir babaya “evladın bugün namazını kılmadı” haberini ulaştırsalar yerinden dahi kımıldamıyor; “Gençtir, ilerde yapar” diyor, evladının yaptığı hatalara gülüp geçiyor. Karı–kocanın, ailedeki görevlerinin ne olduğu hususunda kafaları allak bullak, sonra her şeyde dövüş- kavga, boşanmanın eşiğine geliyorlar eşler. Yani huzur yok, mutluluktan uzak olan, kurandan uzak aileden. Komşular arasında çekişme her gün, her gün… Bu yüzden hayat bulmak için başka mahallede ev alanlar azımsanmayacak kadar çok. Bakıyor ki oradaki komşularda huzur yok. “Ev alma komşu al” sözünü bilirsiniz, ben şöyle desem yanlış olmaz: “Kur’an’la yaşayan insana komşu ol.” çünkü onda hayat vardır. İş yerinde hak hukuk olmayınca orada da hayat yok demektir. Haksızlığın olduğu bir yerde Kur’an yaşanmadığından dolayı huzur olur mu? Bu örnekleri çoğalta bilirsiniz.

Kur’an insanın başta kalbini sonra kalıbını ve nihayet hem dünyasını hem de ahiretini inşa eder. Bu, kulluğun inşasıdır. Bu, insanın insanlığının inşasıdır. Kur’anın pınarından kana kana içmeyen, onda hayat bulamayan, onunla ruhunu doğrultmayan insanlar talihsiz ve nasipsiz insanlardır.

Peygamberimiz bir hadisi şerifinde buyuruyor ki:

“Kalbinde kur’andan hiçbir ayet ve süre bulunmayan kimse harap bir ev gibidir.”

Harap bir ev terkedilmiş bir evdir, hayat emaresi olmayan evdir, böyle evlerde kapı -baca yoktur. Harabe eve baykuşlar yuva yapar. Ayyaşların serkeşlerin, içkicilerin, karanlık insanların yani normal hayatı olmayan insanların yeridir böyle yerler. Buraya efendi gelip oturmaz, buraya misafir kabul edilmez. Buralar korunaksız, tehlikeli, metruk yerlerdir. Aynen bunun gibi kur’andan uzak olan kalplere de hiçbir hikmet katresi düşmez, orada marifet yeşermez, Allah sevgisi filizlenmez, muhabbet meyveye durmaz.

Kur’an Hayat Kitabıdır

Maalesef günümüzde hayat kitabı olan kur’anı insanların hayatından aldık ölülere terk ettik; okumayı, hafız olmayı, yakınlarımız öldüğünde gerekli olduğuna, onun için okumak, öğrenmek gerektiğine bağladık. Kur’an, ölü kitabı değildir. Elbette ki ölenlere de okunmalı, faydası da olur ancak kur’an dirilere asıl faydayı sağlar. Hayatta iken kur ‘ana bir defa müracaat etmeyen, onun boyasıyla boyanmayan, onun ahlakıyla ahlaklanmayan, bir defa dahi olsa ona uymayı aklından geçirmeyi düşünmeyen insanın öldüğünde arkasından binlerce hatim okunsa ne faydası olur ki.

Mehmet Akif günümüzde ki bu durumumuzu ne güzel anlatmıştır:

“Lafzı muhkem yalnız anlaşılan kuranın,

Çünkü kaydında değil hiçbirimiz, mananın,

Ya açar nazmı celilin yaprağına

Yahut üfler geçeriz ölünün toprağına

İnmemiştir hele kuran şunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okumak nede fal bakmak için”

Peygamberimizin şu müjdesine kulak verelim buyuruyorlar ki:

“Kim kuranı okur ve ezberler, helal gösterdiğini helal, haram kıldığını haram sayarsa, Allah onu bu sebeple cennete sokar ve ona kendi ehlinden, cehennemi hak etmiş on kişiye şefaat etme yetkisi verir” (Tirmizi)

Kur’an’ın Sadece Resmi mi Kaldı?

Ebu Zer(r.a.)’den:

“Ey Allah’ın Resulü bana öğüt ver” dedim, buyurdular ki:

“Allah’tan kork; zira bütün işlerin özü Allah’tan korkmaktır.

Ben yine:

“Ey Allah’ın Resulü bana öğüt vermeye devam et,” dedim.

Allah’ın Resulü bana şöyle buyurdular:

“(Ya Eba Zer) Kur’an oku, zira o, yeryüzünde senin için bir nurdur. Göklerde de yine senin için(sevap) dolu bir hazinedir.” (İbn-i Hibban)

Okumak ve ezberlemekle ilgili daha birçok müjdeler var. Ancak okumadaki gaye anlamak olmalı; anlamak, yaşandığında anlam ifade eder. Kur’an, okunmasıyla da ibadet olan bir kitaptır. Bu, onun lafzıyla da Allah’ın kelamı olduğunun neticesidir. Asıl olan, onu sadece dilimize değil, kalbimize ve hayatımıza hâkim hale getirmektir. Lafızlar değerini manalardan alır, o manalarda saklıdır hayat için faydalı olan şeyler. Bugün kur’ anın sadece resmine, lafzına önem vererek, okumakla ona uymuş olacağımızı zannetmek bizi pasif, şekilden ibaret, aksiyondan yoksun ilerlemeden, gelişmekten geri bir millet haline getirir.

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“İnsanlar için öyle bir zaman gelecek ki, o zaman kuranın resmi kalacak, (yine o zamanda) İslam’ın yalnız ismi kalacak, insanlar Müslüman ismiyle isimlendirildikleri halde İslam’dan uzak olacak...” (Hakim ve Deylevi)

Acaba Kâinatın Efendisi günümüzü mü tarif ediyor? Bir düşünün! Kur’an’ı kadife kılıflarda evimizin baş köşesine asmıyor muyuz? Elbette ki asılmalıyız… Saygıdan kur’ana doğru ayaklarımızı uzatmamak ne güzel. Bunu da yapıyoruz, elhamdülillah. Yerde Arapça yazılı bir kâğıdı, Kur’an ayetleri zannederek alıp yüksek bir yere koyuyoruz, ne iyi! Bir düşünelim öyleyse: Ya! odamızın baş köşesine astığımız kur’ anı gönlümüzün baş köşesine, hayatımızın orta yerine koyabildik mi? Ailemiz nezdinde onun talimatlarını uygulayabiliyor muyuz? Allah’ın ayetleri kirli ellerde, dillerde kirletilirken, küffarın ayaklarının altında çiğnenirken, ne kadar “onun yeri ora olamaz” deyip ıstırap duyuyoruz? “O Allah’ın kelamı, kimse onu çiğneyemez” diye ne kadar haykırıyoruz?

Kızlarımızın çeyizlerine “Kur’an” koymadığımızda eyvah kızın çeyizine “Kur’an” koymayı unuttuk” dediğimiz gibi, hayatın acımasız kucağına çocuklarımızı uğurlarken Allah, peygamber, ehli beyt ve kuran sevgisini onların heybelerine, gönüllerine koyuyor muyuz? Ahlak, İffet, haya, edep elbiselerini giydiriyor muyuz? çehizlerini hak, hukuk, adaletle tamamlıyor muyuz?

Öyle okuyucular var ki kuranı okurken adeta bülbül gibi çağlıyor. Ancak okuduğu kuran gırtlağından geçmemiş, hayatına akmamış, dilinin okuduğunu kalbi yalanlıyor. Böyle insanların dilinde kuran garip, evinde, asılı duvarında garip, astığı dükkanında ayet garip, çeyiz sandığında garip. Kuran bizden yarın şikayetçi olacak Resüllulah şikayetçi olacak.

Bir Ayette yüce Allah peygamberimizin şikayetini şöyle bildiriyor:

“Ey Rabbim! kavmim şu kuranı terk edilmiş bir kitap haline getirdi” (Furkan,30)

Kurtuluş Reçetesi Kur’an

Evet günümüz insanı maalesef kur ‘andan uzak bir hayatın girdabına yakalanmış durumda. Hastalık ağır, kalpler katı, hissiyatlar körelmiş, gelecek adına önümüze konan vaatlerin arasında ahret kaygısı yok. Böyle durumda dahi tek çare kurtuluş reçetesi kur ‘ana Tabipler tabibi Hz. peygamber'e uymaktır. 

Fahri kâinat efendimiz; Hz. Muhammet(s.a.v.), bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:

“Gerçekten bu kuran Allah’ın ziyafet sofrasıdır. Gücünüz yettiği kadar onun ziyafetini kabul ediniz, muhakkak bu kuran Allah’ın kopmaz ipidir, apaçık nurdur, faydalı bir şifadır . Kendisine yapışana tam bir koruyucudur (onu cehenneme düşmekten) kurtarır, uyana kurtuluş yoludur…” (hâkim)

İnsana Allah, lütfunun gereği bir sofra uzatıyor, o sofrada dünya ve ahiretine yetecek gıda var, dertlerine derman olacak ilaçlar var. Dünya adeta çeşitli hastalıklar, bela ve sıkıntılar ile dolu hasta hane, Peygamberimiz (s.a.v) bir doktor, kuran şifa verici ilaç ve yeterli gıdadır. Kurtuluş reçetemizdeki Peygamberimizin talimatlarına uymalıyız. Kin, nefret, haset, gıybet inançsızlık, nefsi arzuların pislikleri, cimrilik, kıskançlık ve şeytanın verdiği vesveseler, şüphe, toplulukların huzurunu bozan; toplumsal yaralara sebep olan fitne, fesat, birlik beraberliği yok eden hastalıklar gibi daha nice hastalıklarımızın şifası ancak kur ’anla mümkündür.

Yüce Allah kurtuluş reçetesini yani kur’ anı insanlara sunuyor şu ayeti kerimeyle:

“Biz kur ’andan müminler için, şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise Kur’an, ancak zararını artırır” (isra,82)

Kalpteki hastalık bütün vücuda sirayet eder. Oranın sağlıklı olması bütün azaların işlevlerini tam anlamıyla Allah’ın emri doğrultusunda yapmalarına vesile olur. Kalp bozuk olunca azalarda bozuk olur. Kur’an sadece insanın kulağına değil, hissiyatına ve gönlüne de hitap ede. Kalpler, onun eşsiz hakikatleri karşısında katılığını kayıp eder, hidayete erer. Körelmiş vicdanlar onunla, karıncayı dahi incitmeyecek derecede hassasiyete kavuşur. Onun nağmelerinin ulaştığı küfrün surları güneşin karşısındaki buz gibi erir ve yıkılır, yok olur.

Kalplerin Pasını Gideren İki Haslet

Peygamberimiz(s.a.v.) buyurdular ki:

“Kalpler demirin paslandığı gibi paslanır”

Sahabeler soruyorlar:

Ya Resülullah, onun cilası nedir?

Oda buyuruyorlar ki:

“Kuran okumak ve ölümü hatırlamaktır” (Beyhaki)

Peygamberimiz (s.a.v.), yukarıdaki hadisi şerifle ayrıca ölümü düşünmeye sevk ediyor insanları. Çünkü ölümü düşünen insan asla yanlış yapmaz, bir gün mahkeme-i kübrada mutlaka hesap vereceğini düşünür, geçici dünya hayatı için ahiretini heba etmez, ona göre, kur’ani ve İslami bir hayat sürmeye gayret eder. Düşünmek en önemli insani özelliktir, düşünce insanın muhasebe gücünü artırır, düşünmek insanın hatalarını anlamaya fırsat verir ve geleceği açısından kendini kontrole tabi tutmasını sağlar.

Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Ağız tadını bozan ölümü çok hatırlayınız” (Tirmizi)

İnsan, nedamet taşı başına dokunmadan kendine gelmeli, iş işten geçmeden kur ‘ana kulaklarını açmalı, Rabbine itaate can atmalı, isyandan ve günahtan uzak durmalı. Kurtuluşa ermenin yolu kuranın gösterdiği ve Hz. peygamberin tarif ettiği yoldan yürümekle, hayırlı ameller işlemekle mümkündür.

Yüce Allah buyuruyor ki:

“O gün ölçü tartı haktır. Kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin tartıları da hafif gelirse işte onlar ayetlerimize haksızlık ettiklerinden kendilerini ziyana sokanlardır” (Araf, 8-9)

Kur’an’ın önemiyle ilgili yazımızı burada sonlandırıyoruz. Başka bir konu ve yazıda buluşmak ümidiyle…

Selam ve dua ile…

http://www.abdullatifacar.com/

YORUM EKLE