Kargaşa Ortamında Müslüman Kalmak!..

 İnsanoğlu olarak bizlerin dünyada var oluş/yaratılış sebebi Allah’a kulluktur.(1) Son ilahi vahyin/İslâm’ın muhatabları olan bizlerin, bu dünyada var oluş sebebimizi gerçekleştirme adına, son nefesimize kadar mücadele etme ve bizden istenildiği şekildeson nefesimizi Müslüman olarak verme gayretinde olmamız gerekmektedir.(2)  Kulluk, hem şerefle taşınması gereken en büyük rütbe hem de son nefese kadar mücadele/gayret gerektiren ağır bir sorumluluktur.

Bizi yaratan Cenabı Allah, bizleri çeşitli şekillerde imtihana tabi tutar.(3) İmtihan denildiği zaman, aklımıza hemen açlık-tokluk, zenginlik-fakirlik, hastalık-sağlık, doğum-ölüm vs. gelse de, imanımızın da imtihanını verdiğimiz asla unutulmamalıdır.  Özellikle çeşitli şekillerde imana saldırıların olduğu, hakla batılın birbirine karıştırıldığı fitne/kargaşa dönemlerinde imanın imtihanını vermek daha da zor olacaktır.

Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, kendisinden sonraki dönemlerde meydana gelebilecek bazı fitnelerden bahsetmiş, ümmet için uyarılarda bulunmuştur. Hadis kitaplarımızın özellikle Kitâbü’l-fiten bölümleri, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in bu gibi uyarılarını ihtiva eden bölümlerdir.

Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’den rivayet edilen, “Ben Rabbimden üç şey istedim; istediklerimden ikisini verdi, birisini ise benden esirgedi:  Rabbimden ümmetimi kıtlıkla helak etmemesini istedim; bu isteğimi yerine getireceğine dair söz verdi. Bir de kendisinden ümmetimi suda boğmakla helak etmemesini istedim, bu isteğimi de yerine getireceğine dair söz verdi. Sonra ümmetimin kendi aralarında tefrikaya düşüp kendi aralarında savaş yapmalarına izin vermemesini istedim, bunu benden esirgedi”(4) hadis-i şerifinden, ümmetin çeşitli şekillerde fitneye maruz kalıp tefrikaya düşeceği ve aralarında savaş/kavga yapacakları anlaşılmaktadır.

Ayrıca Irbâz b. Sâriye radıyallahü anh’dan yapılan bir rivayette Irbâz b. Sâriye radıyallahü anh şöyle anlatıyor:

Bir gün Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bize namaz kıldırdı. Sonra bize dönüp çok tesirli bir va’z etti. Bu va’zdan dolayı gözler yaşarıp kalpler ürperdi. Derken bir konuşmacı: “Ey Allah’ın Rasûlü! (senin) bu (va’zın yolculuğa çıkacağı için kalanlara) veda eden bir kimsenin va’zına benziyor. Binaenaleyh bize neyi tavsiye edersiniz?”  (söyleyin de bilelim), dedi. (Fahr-i kâinat efendimiz de):

“Size Allah’dan korkmanızı, (başınızdaki idareciler) Habeşli bir köle olsa bile (onları) dinleyip, itaat etmenizi tavsiye ederim. Çünkü benden sonra sizden kim yaşarsa o, pek çok (dini) ihtilaflara şahit olacaktır. Binaenaleyh size gereken, sünnetime ve doğru yolum üzerinde bulunan raşid halifelerimin sünnetine sarılmanızdır. Bu sünnetlere (âdeta) dişlerinizi (bir daha çıkmamak üzere iyice) batırınız. Sizi (din adına) sonradan ortaya atılan işlerden sakındırırım. Çünkü sonradan ortaya atılan her iş bid’attır ve her bid’at sapıklıktır” buyurdu.(5)

Bu rivayette üzerinde durmak istediğimiz husus, bold olarak işaretlediğimiz cümlelerde geçen ümmetin ihtilaflara düşmesi ve bu ihtilaflar karşısında takınmamız gereken tavır olarak Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in ve halifelerin sünnetine sarılma hususudur.

Mezkûr rivayette de ifade edildiği gibi, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in vefatından sonra özellikle Hz. Osman efendimizin şehadetiyle ümmet ihtilaflara ve fitnelere düçâr olmuş, tarihi süreç içerisinde bu ihtilafların da bir nevi sonucu olarak ümmet içerisinde pek çok fırka ortaya çıkmıştır. İçinde yaşadığımız modern dönemlerde de aynı şekilde ihtilaflar devam etmekte, gerek iç nedenler gerekse dış nedenlerden dolayı çeşitli konularla ilgili ümmetin hiçbir ferdinin “aklına gelmemiş” farklı zihniyetler/düşünceler peydah olmakta ve tartışmalar yaşanmaktadır.

Ancak modern dönemlerde ümmetin en büyük dezavantajı zihin kodlarının çözülmüş olması, kavramlarını kaybedip başkalarının kavramlarıyla düşünür/konuşur olması ve değer yargılarının alt üst olmasıdır. Bu manzara, on dört asır önce Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in, “öyle bir zaman gelecek ki doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hâin sayılacak, hâinlere güvenilecek”(6) hadis-i şerifinde ifade ettiklerini daha anlaşılır kılmaktadır. İçinde yaşadığımız modern dönemler, “doğruların yalanlandığı, yalancıların tasdik edildiği, güvenilir kimselerin hain, hainlerin de güvenilir kabul edildiği” zaman dilimleri olarak tarihteki yerini alacaktır.

Yine değer yargılarının alt üst olacağına işaret eden başka bir rivayette Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem,  bir gün, “gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman hâliniz ne ey insanlar?” diye sormuş, yanındakiler hayretle, “ey Allah’ın Rasûlü, böyle bir şey olacak mı?” diye sorunca, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, “evet, hatta daha da beteri olacak” buyurup devamla, “emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münkeri terk ettiğiniz zaman hâliniz ne olacak?” diye sormuş; yine yanındakiler hayretle, “yâ Rasûlallâh, bu olacak mı?” dediklerinde, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, “evet, hatta daha da beteri olacak” diyerek, “ma’rufu münker, münkeri de ma’ruf olarak gördüğünüz zaman haliniz ne olacak?” buyurmuştur.(7)

Modern dönemlerde değer yargılarımız, kavramlarımız öyle alt üst olmuştur ki, İslâm ümmeti on dört asırdır görülmeyen bir fitnenin/musibetin içine düşmüştür. İslâm’ın sabitelerinin/vazgeçilmezlerinin bile yerinden oynatılmaya çalışıldığı günümüzde, İslâm dinine “inanan” değil, İslâm dinini “hesaba çeken” bir zihniyetle karşı karşıyayız. Din/İslâm adına ne varsa her şeyin tartışıldığı, on dört asırdır ümmetin ittifak ettiği konuların bile talan edildiği bu dönemde, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in buyurduğu şekliyle “ma’ruf münker, münker de ma’ruf” olarak görülür/kabul edilir olmuştur. Ümmetin ittifak ettiği ya da on dört asırdır sevâd-ı âzam tarafından benimsenen değerleri birer yel değirmeni gibi görüp, cilalı, yaldızlı, parlak cümlelerle bu değerlere kılıç sallayarak/saldırarak “Don Kişotluk” yapmak, bu çağın en bariz özelliklerinden biri olsa gerek. Üstelik bu “Don Kişotlar” kendilerini birer kahraman gibi lanse etmeyi de ihmal etmiyorlar. Öyle ya, on dört asırdır kimsenin aklına gelmeyen fikirler üretmek, âyetlerden bu güne kadar kimsenin anlamadığı anlamlar çıkarmak, dinin muhkem hükümlerine bile saldıracak cesareti göstermek kahramanlık değil de nedir?!..

Müslümanca düşünebilme ve yaşayabilme zemininin kayganlaştığı hatta ortadan kalktığı, insanların hevâlarını ilahlaştırdığı, dünyevileşmenin yaygınlaşıp dünyanın din ve âhirete tercih edildiği, din adına konuşanların selefi kötüleyip kendi görüşlerini tabulaştırdığı şu zor zamanlar, Müslümanca düşünebilme ve yaşayabilmenin yine Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in asırlar önce “insanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dininin gereklerini yerine getirme konusunda sabırlı/dirençli davranıp Müslümanca yaşayan kimse, avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır”(8) hadis-i şerifinde bildirdiği gibi, “avuçta kor tutmak kadar zor olduğu” günlerdir.

Kulluk zeminin kayganlaştığı böyle bir fitne döneminde kurtuluş yolu, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi, “sünnete ve raşid halifelerin sünneti”ne sarılmak; on dört asırdır ilmek ilmek işlenerek nesilden nesile muhkem bir şekilde aktarılan ana yol/ehl-i sünnet üzerinde sabitkadem olmaktır.

Düşünce Akla Düşünce

--- “Lâyık olmadığı hâlde bir işe ya da makama tâlib olan kişi liyâkat ve mahâret eksikliği nedeniyle üstlerinin kölesi, altlarının ise maskarası olur...” (İhsan Fazlıoğlu)

--- Altun ile mîzânda bir gelse dahi zeng

      Sıkletde bir olmak ile kıymetde bir olmaz    (Kemal Paşazade)

[Sarı bakır, terazide altınla aynı ağırlıkta olmakla kıymette de ona eşit olmaz; çünkü ağırlıkta aynı olmak, kıymette denk olmak değildir.]

Selam ve duâ ile…

31.01.2019

_______________________________________________________

(1) Zâriyât 51/56.

(2) Âl-i İmrân 3/103.

(3) Bakara 2/155, 214; Mâide 5/48; En’âm 6/165; Hûd 11/7; Kehf 18/7; Muhammed 47/31; Mülk 67/2.

(4) Müslim, “Fiten” 20; Ahmed, el-Müsned, III, 146.

(5) Ebû Davud, “Sünnet”, 5; Tirmîzî, “İlim” 16; İbn Mâce, “Mukaddime” 6; Ahmed, el-Müsned, IV, 126.

(6) Taberânî, el-Kebîr, XXIII, 314; el-Evsat, VIII, 282; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, VII, 283.

(7) Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, VII, 280; Ebû Ya’lâ, el-Müsned, XI, 304.

(8) Tirmizî, “Fiten” 73; Ebu Davud, “Melâhim” 17; İbn Mâce, “Fiten” 21.

YORUM EKLE