İslâm Hukukunda Seferilik-Vatan İlişkisi Ve Hükümlere Etkisi-1

Seferilik, İslâm Hukuku’nun en önemli konularından bir tanesidir. Namaz, oruç, kurban, mestler üzerine mesh başta olmak üzere özellikle ibadet alanında birçok hükme tesir eden seferilik konusunun vatan konusuyla doğrudan ilişkisi vardır. Başka bir ifade ile seferilik konusu vatan konusuyla doğrudan ilişkilidir.

Bir insanın seferi sayılıp sayılmaması, seferilikte gidilecek mesafenin ne kadar olması gerektiği, gidilen yerde ne kadar/kaç gün kalınırsa seferi ya da mukim sayılacağı gibi seferilikle ilgili meseleler, İslâm âlimleri tarafından geniş bir şekilde ele alınmış ve çeşitli görüşler/fetvalar ortaya konmuştur. Teknolojinin gelişmesine paralel olarak ulaşım vasıtalarının çeşitliliği ve hızı, şehirlerin kalabalıklaşıp metropol şehirlerin meydana gelmesi gibi sebeplerle seferîlik konusunda da yeni sorular/problemler gündeme gelmiş ve konu hakkında çeşitli yaklaşımlar ve görüşler ortaya konmuştur. Özellikle ulaşım vasıtalarının hızına paralel olarak, önceki zamanlarda üç-beş günde gidilecek mesafenin bir kaç saatte katedilmesi, özellikle metropol şehirlerde şehrin bir ucundan diğer ucuna olan mesafenin seferîlikte genel olarak kabul edilen 90 km. ve daha fazlasına ulaşmış olması, sosyo-ekonomik şartlara mebni insanların farklı şehirlerde ev sahibi olmaları gibi konular seferîlik meselesine yeni boyutlar getirmiş, bu da beraberinde yeni tartışmaları ve farklı görüşleri ortaya çıkarmıştır.

Biz, bu yazımızda birkaç bölüm halinde özellikle kişiyi seferî ya da mukim kılan en önemli iki hususu; seferîlikte niyet ve vatan konusunu ele alacak, özellikle de bir insanın birkaç farklı şehirde evinin/akarının bulunması durumunda evinin/akarının bulunduğu bu şehirlerdeki durumunu belirlemeye çalışacağız. Konuyu ele alırken, yeri geldikçe ve gerekli gördükçe diğer mezhepler de göz önüne alınmakla beraber konu Hanefî mezhebi çerçevesinde ele alınacaktır.

İslami hükümlerin özelliklerinden biri de “kolaylık” prensibidir. Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de kullarına güçlük çıkarmak istemediğini, kolaylık ve hafiflik istediğini açıkça ifade etmektedir.(1) Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de, “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, sevdirin, nefret ettirmeyin” buyurmuş,(2) ümmetine güçlük olmaması için bazı hususları emretmediğini ifade etmiştir.(3) İslam hukukunda, hastalık, yolculuk, tazyik, yanılma ve unutma gibi haller, bazı hükümlerin hafifletilmesi için bir sebep kabul edilmiştir.(4) “Meşakkat teysiri celbeder”; “Bir iş zıyk oldukça müttesi’ olur”(5) gibi külli kaideler de bu kolaylıkları ifade eden genel esaslardır. İslâm’ın bu kolaylık ilkesinin en bariz şekilde görüldüğü meselelerden biri de seferîlikle ilgili hükümlerdir.

İnsan yaratılıştan medenidir; toplu halde yaşamak durumundadır. Her insan, yeryüzünde aile efradı ile birlikte yaşayabileceği bir yer, bir yurt, bir vatan seçer ve orada kendisini sıcaktan ve soğuktan koruyacağı, içinde çeşitli ihtiyaçlarını giderebileceği bir barınak edinir. Bu barınak bir ev, bir konak, bir köşk, bir otel odası, bir çadır, bir baraka ve benzeri bir yer olabilir. Pek çok insan bir yeri, bir bölgeyi yerleşim birimi olarak seçebilir. Bir yerin, yerleşim birimi olarak seçilmesinde, o yerin iklimi, tabiat şartları, tarihi ve kültürel yapısı, iktisadi ve ticari gelişmişliği dini muhtevası gibi durumlar etken olabilir. Buna göre, o yerleşim birimi büyük veya küçük olabilir. Yani kişinin ikamet ettiği yer bir köy, bir kasaba, bir şehir olabilir. Kişi, yerleşim biriminde aile efradıyla, konu komşusuyla, arkadaşlarıyla ahenkli bir hayat sürer. Böyle bir hayat tarzı asıldır. Ancak kişi, vatanı sayılan bu yerden başka bir yere, hayatın şartlan gereği, gidip gelebilir veya göç edebilir. Yolculuklar ve göçler, insanlık tarihi kadar eskidir. Yolculuk ve göçlerin sebepleri çok farklı olabilir. Bu sebepler, dini bir görevi ifa etmek veya geçim temin etmek, ticaret yapmak, ilim tahsil etmek, askerlik yapmak, bilgi-görgü artırmak, akrabaları veya kutsal ve tarihi yerleri ziyaret etmek ve benzeri şeyler olabilir. Veyahut yerleşim birimindeki dini ve dünyevi şartlar huzurlu yaşamaya elverişli olmadığı için kişi bulunduğu bu olumsuz ortamdan kurtulmak için başka bir yere yerleşmek üzere göç edebilir. Peygamberlerin hayat hikâyelerine baktığımızda, onların bulundukları yerlerden başka yerlere göç etmek mecburiyetinde kaldıklarını, ticaret yapmak veya dini bir görevi ifa etmek üzere bulundukları yerleşim birimlerinden ayrıldıklarını görürüz.(6)

Namazların kısaltılması, namazların cem edilmesi, mestler üzerine meshin süresi, Cuma ve Bayram namazları, kurban, kadının tek başına yolculuğu gibi hükümler başta olmak üzere birçok meselenin hükmü seferîlik üzerine bina edilmiştir. Buna göre seferîlikle ilgili hükümlerin, özellikle de seferîlikte iki önemli fakör olan niyet ve vatan kavramlarının iyi tespit edilmesi önem arz etmektedir. Konuyla ilgili olarak illet, tavattun ve taayyüş gibi bazı kavramlarının ele alınmasının konunun anlaşılması açısından faydalı olacağı kanaatindeyiz.

I- Kavramlar

İllet, hükmün amacını genellikle gerçekleştirdiği kabul edilen açık/zahir ve istikrarlı/standart/munzabıt vasıf anlamında fıkıh usûlü terimidir. Fıkıh usûlü eserlerinde illet kavramı daha çok “bulunduğu yerde değişiklik yapan durum” olarak açıklanır. İlletin terim anlamı için birçok tarif yapılmış olup bunları, “hükmü gösteren veya gerekli kılan yahut hükmün kendisine bağlandığı durum, vasıf, mâna, gerekçe” şeklinde özetlemek mümkündür.(7)

Fıkıh usulündeki illet tanımları ve tartışmalarını bir tarafa bırakırsak, genel olarak illet, hükümlerin varlığını ya da yokluğunu belirleyen manadır/etkendir. Buna göre, illet varsa hüküm de var, illet yoksa hüküm de yok demektir. Ayrıca usûlcüler, hükümlerin hikmetler üzerine değil illetler üzerine bina edilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Usûlcüler, illetle ta’lilin câiz olduğunda ittifak ettikleri halde hikmetle ta’lil hususunda ise ihtilaf etmişlerdir.(8) Ayrıca hikmetle ta’lil hususundaki bu ihtilaf, sadece hikmetle ta’lilin câiz olup olmadığı hakkındadır. Hikmetle ta’lilin bilfiil vuku bulup bulmadığına gelince, onların hepsi hikmetle ta’lilin nasslarda vaki olmadığında ittifak etmişlerdir.(9)

İslâm Hukukçuları, seferîlik konusunda illetin bizzat seferîliğin kendisi olduğunu söylemişlerdir. Seferîlikte bazı hükümlerin hafifletilmesinin hikmeti meşakkatin ortadan kaldırılmasıdır. Ruhsat hakikatte meşakkatle ilgilidir, ancak meşakkat sefere izafe edilmiştir. Çünkü meşakkatin sebebi seferdir.(10) Seferî olmanın illeti, bizzat seferin kendisidir. Hikmeti ise meşakkatin ortadan kaldırılmasıdır. Seferde meşakkat olmasa da seferle ilgili hükümler sabit olur. Buna göre, seferîlikte tanınan ruhsatların hangi hikmetlere mebni olduğu tespit edilebilir. Fakat bir insanın seferî sayılması için hikmetlerin değil illetin göz önüne alınması gerekir.

İslam bilginleri, Kur’an ve Sünnet tarafından yolculara tanınan ruhsatları ve gösterilen kolaylıkların hikmetini meşakkat veya bunun giderilmesi şeklinde ifade etmişlerdir. Seferiliğin hikmeti olarak gösterilen meşakkat çok izafi bir kavramdır. Bunun maddi veya manevi olarak algılanış biçimi kişiden kişiye değişebilir. Kış mevsiminde yapılan yolculuklar ile yaz mevsiminde yapılan yolculukların meşakkatleri farklı olabilir. Her ulaşım aracının kendisine özgü avantajları ve dezavantajları vardır. Her hangi bir yolda aynı anda ve aynı vasıtayla yolculuk yapan bütün yolcular için meşakkat, aynı ölçüde söz konusu olmayabilir. Ulaşım araçları ne kadar modernize edilirse edilsin, çok uzak mesafelere ne kadar kısa zamanda ulaşılırsa ulaşılsın yine de her yolculuktan şu veya bu şekilde bir meşakkat meydana gelebilir. Seferîliğin hikmeti olan meşakkat yolculuklarda her zaman şu veya bu biçimde kendisini gösterir ve yolcu bunu en bariz bir şekilde hissedebilir. Diğer taraftan seferîlikle ilgili hükümlerin, müsafir (konuk) olarak “kalınan yerde de belirli bir müddet “uygulanmasına devam edildiği dikkate alınırsa, meşakkatin sadece yollardan ve ulaşım araçlarından kaynaklanmadığı sonucuna varılabilir. Günümüz yolculuklarında meşakkat olmadığı farzedilse bile, yine de seferîlik hükümlerinin askıya alınması söz konusu olamaz. Fıkıh bilginlerinin de veciz bir şekilde ifade ettikleri gibi, hükümler hikmetler üzerine değil, illetler üzerine kurulur, illet varsa hüküm de vardır, illet yoksa hüküm de yoktur. Seferîlikle ilgili hafifletilmiş hükümlerin illeti “seferilik” olduğuna göre, dini bakımından yolcu olarak nitelendirebileceğimiz herkes, yolculuk esnasında meşakkat bulunsun bulunmasın bu hükümlerden istifade eder.(11)

Yolculuk, aslında zahmet ve meşakkatten hali değildir. Her ne kadar bazı yolculuklar meşakkatsiz ve bazı yolcular hiç yorulmadan, sıkıntı çekmeden yolculuk yapsalar da hükümlerde itibar, ferde değil cinsedir. Bunun için seferle ilgili hükümler, şe’an yolcu sayılan yani mutedil yürüyüşle on sekiz saatlik mesafeyi veya daha fazlasını kateden her yolcuya uygulanır. Başka bir ifadeyle seferilik hükümlerinin illeti, şahıslara ve şartlara göre değişebilen “meşakkat” değil, yolculuğun kendisidir.(12)

İslâm hukukçularına göre hikmet, “hükmün konuluş amacı (makâsıd-ı şâri‘)’ veya “bu hükümle sağlanmak istenen maslahat (mesâlih-i ibâd)” anlamındadır.(13) Hikmet kavramı Kur’an ve Sünnet’te mevcut hükümlerin anlaşılması, yorumlanması ve yeni olaylara yansıtılması faaliyetinin odağında yer aldığı, usûlcüler de bu konularda farklı bakış açılarına sahip bulunduğu için fıkıh usulünde hikmetin farklı tanımlarının yapıldığı görülür.

Ancak hikmetle illeti neredeyse aynı mânada gösteren bu tanımlara rağmen bunlar arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Çünkü bir hükmün hikmeti o hükümden güdülen amaç, yani şâriin o hükmü koymakla gerçekleştirilmesini istediği maslahat veya giderilmesini istediği mefsedettir. Hükmün illeti ise söz konusu hükmün kendisi üzerine bina edildiği, hükmün varlığı kendi varlığına, yokluğu da kendi yokluğuna bağlandığı açık ve istikrarlı bir niteliktir.

Hikmetle ta‘lîli mutlak bir şekilde reddeden usulcülerin çoğunluğu, ayrıca böyle bir ta‘lîlin nasslarda da bulunmadığı konusunda ittifak etmişlerdir. Hatta onlara göre nasslarda bilfiil bulunan ta‘lîller de hikmetlere göre değil sadece zâhir vasıflara göre yapılmıştır. Çünkü illeti tesbitten maksat şer‘î hükmün bilinmesidir ve bu sebeple onun karışıklığa meydan vermeyecek şekilde açık, çeşitli kişi veya durumlara göre değişiklik göstermeyecek şekilde istikrarlı bir vasıf olması gereklidir. Halbuki hikmette bu özellikler bulunmaz. Meselâ yolculuk halinde oruç tutmama ruhsatıyla ilgili hükmün hikmeti olan meşakkat kişilere, yerlere, zamana, hal ve şartlara göre değişiklik gösterir. Bu durumda hükmün hikmete göre ta‘lîl edilmesi, yani onun varlık veya yokluğunun hikmete bağlanması doğru olmaz. Oysa zâhir ve munzabıt bir vasfın esas alınması durumunda onun hikmetinin de gerçekleşmesi kuvvetle muhtemeldir. Bu yaklaşımın sonucu olarak söz konusu usûlcüler illet-hikmet konusundaki görüşlerini, “Şer‘î hükümler var oluş ve yok oluş bakımından hikmetlerine değil illetlerine göre cereyan eder” ya da, “İlleti varsa hüküm de vardır, hikmete aykırı düşse bile; illeti yoksa hüküm de yok olur, hikmeti mevcut bulunsa bile” şeklinde genel bir kural haline getirmişlerdir. Buna göre dinen yolcu sayılan kişi her ne durumda olursa olsun dört rek’atlık namazları iki rek’at kılabilir. Bu hükmün hikmeti olan meşakkat bulunmadığı zaman, meselâ geniş maddî imkânlar içinde bulunan bir hükümdarın yolculuğu halinde de onun için hüküm yine böyledir, zira burada hükmün illeti yolculuktur ve bu vasıf da mevcut bulunmaktadır. Öte yandan dinen yolcu sayılmayan, fakat taş veya maden ocağında ocakçılık yapan ya da hamallık gibi ağır meşakkatlere mâruz kalan bir kişi namazları kısaltamaz. Çünkü burada hükmün hikmeti olan meşakkat bulunmakla birlikte hükmün illeti olan yolculuk mevcut değildir.(14)

(Devam Edecek…)

Düşünce Akla Düşünce

--- Baktığında görebildiği en uzak yer/ufuk "caddenin köşesi" olan insanların tek amacının da "köşeyi dönmek" olması gayet normaldir… (Ramazan Sarısakal)

--- ''Herkes, kendi görüş alanının sınırlarını dünyanın sınırları zanneder…" (Schopenhauer…)

Selam ve duâ ile…

20.09.2018

__________________________________

(1) Bakara 2/185.

(2) Buhârî, “İlim” 11, “Edeb” 80; Müslim, “Cihad” 6, 8; Ebû Davud, “Edeb” 5, 17.

(3) “ümmetime meşakkat vermeyecek olsaydım her abdestte/namazda misvak kullanmayı emrederdim” hadisi örnek olarak verilebilir. Bak: Buhari, “Cuma” 7; “Savm” 27; Müslim, “Taharet” 42; Ebû Davud, “Taharet” 25; Tirmizî, “Taharet” 18; İbn Mâce, “Taharet” 7.

(4) İbn Nüceym, el-Eşbah, s. 75-84.

(5) Mecelle, Madde: 17, 18.

(6) Atar, Fahrettin, “Genel Olarak Seferîlik ve Hükümleri”, s. 13, 14.

(7) Geniş bilgi için bak: Dönmez, İbrahim Kafi, “İllet”, DİA, XXII, 117-120, İstanbul 2000.

(8) Hikmetle ta’lil hususunda üç görüş ortaya konmuştur: a- Hikmetle ta’lil yapılabileceğini mutlak olarak kabul edenler. b- Hekmetle ta’lil yapılmasını mutlak olarak reddedenler. c- Hikmet eğer zahir ve munzabıt ise ta’lilin yapılabileceğini aksi takdirde yapılamayacağını söyleyenler. Şaban, Zekiyyüddin, İslâm Hukuk İlminin Esasları, s. 149.

(9) Şaban, Zekiyyüddin, İslâm Hukuk İlminin Esasları, s. 149.

(10) Serahsî, Usûl, I, 140; Abdülaziz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr, I, 342; IV, 283, 284; Teftâzânî, et-Telvîh, II, 137.

(11) Atar, Fahrettin, “Genel Olarak Seferîlik ve Hükümleri”, s. 16.

(12) Yahyalı, Davud, “Seferîlik Hükümleri”, s. 247.

(13) Geniş bilgi için bak: Koca, Ferhat, “Hikmet”, DİA, XVII, 514-518.

(14) Koca, Ferhat, “Hikmet”, DİA, XVII, 517.

YORUM EKLE