Herkes Kur’ân’ı Anlamak Zorunda mı? Ya da Kur’ân’ı Anlamak Ne Demek?!..

Modern dönemlerde sürekli Müslümanların gündeminde tutulan, propagandası yapılan konulardan biri de “Kur’ân’ın anlaşılması gerektiği” meselesidir. Sanayi devrimi ve Aydınlanma’dan sonraki tarihi süreçte, İslâm dünyasının siyasi, askeri, ekonomik ve teknolojik alanda gerilemesi, yapılan savaşlarda yaşanan toprak kayıpları ve işgaller, İslâm dünyasını yeni arayışlara itmiş; bu yeni arayışlardan en büyük nasibi de dinî ve kültürel alan almıştır. Modernizmin ve oryantalizmin de etkisiyle, yaşanan olumsuzlukların faturasını kendi kültürüne ve din anlayışına kesen bir zihniyet türemiş ve “Kur’ân’ın/dinin yanlış anlaşıldığı; yaşanan olumsuzlukların sebebinin Kur’ân’ın yanlış anlaşılması olduğu; Kur’ân’ın anlaşılmak için indirildiği ve her Müslümanın Kur’ân’ı anlaması gerektiği ve anlayabileceği” gibi spot cümleler bu zihniyet sahiplerinin en önemli sloganı hâline gelmiş; buna paralel olarak Kur’ân’ı anlayanlar piyasası oluşmuş/oluşturulmuştur.

Özellikle son çeyrek asırdır “Kur’ân’ın anlaşılması” adına ülkemizde bir meâlcilik furyasının yaşandığı bilinen bir husustur. “Kur’ân anlaşılmak için indirilmiştir; her Müslümanın Kur’ân’ı anlaması gerekir” ve benzeri spot cümlelerle, Kur’ân meâli ve meâl okunması teşvik edilmiş ve sürekli bunun propagandası yapılır olmuştur.

Kur’ân Meâl Okunarak mı Anlaşılır?

Yukarıda zikrettiğimiz propaganda sahiplerinin düşmüş olduğu en büyük varta, Kur’ân’ı anlamayı “meâl okumaya” indirgemiş/eşitlemiş olmalarıdır. Oysa meâl, Kur’ân’ı anlama yolunda yokluğu hissedilemeyecek kadar tali vasıtalardan biridir. Kur’ân’ı anlamak meâl okumaya indirgendiğinde/eşitlendiğinde, “Kur’ân meâlini okuyan herkesin Kur’ân’ı anlamış olduğu” gibi gülünç/ağlanası bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu durum, ülkemizde modern dönemlerde ortaya çıkan en büyük problemli yaklaşımlarından biridir.

Şu husus asla akıldan çıkarılmamalıdır: Meâl, her şeyden önce bir insanın, Kur’ân’a ilişkin kendi anladığı mânâyı kendi diline “kendi yorumuyla” aktarmasından ibarettir. Dolayısıyla meâl okuyan bir kişi, Kur’ân’ı değil meâl sahibinin anladığı mânâyı ve yorumlarını okumaktadır.

Söylemek istediğimizin daha iyi/net anlaşılması için bir örnek üzerinden gidelim:

Kur’ân-ı Kerîm’de Cenabı Allah, "وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنْفُسِهِنَّ ثَلَاثَةَ قُرُوءٍ" buyurmaktadır.(1) Şimdi bu âyet-i celileyi nasıl tercüme edeceğiz? Âyette geçen “mutallakât/boşanan kadınlar, yeterabbasne/beklerler, bi-enfüsihinne/kendi hallerine, selâsete/üç” kelimelerini tercüme etmede/anlamada genel olarak bir sıkıntı olmamaktadır. Âyetin tercümesinde belirleyici olan kelime “kurû’” kelimesidir ve yapılacak tercümeye bu kelime yön verecektir. Diğer bir tabirle bu âyeti nasıl anlayacağımızı belirleyecek olaran kelime “kurû’” kelimesidir.

Kurû’ kelimesi, kur’ kelimesini çoğuludur ve Arapçada hem ezdâd kelimelerden hem de müşterek kelimelerden sayılmaktadır. Yani kur’ kelimesi Araplar tarafından hayız anlamında kullanıldığı gibi temizlik anlamında da kullanılan ezdâd/zıt anlamlı kelime sayılırken, aynı anda hem hayız hem de temizlik anlamında kullanılan müşterek/ortak anlamlı kelime sayılmaktadır. Bu durumda âyete vereceğimiz anlamı kur’ kelimesine vereceğimiz anlam belirleyecektir.

Bu âyetin tercümesi/meâli bağlamında karşımıza dört farklı tercüme/meâl çıkacaktır:

1- “Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç kur’ beklerler.”

2- “Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç hayız hali beklerler.”

3- “Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç temizlik hali beklerler.”

4- “Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç hayız ya da temizlik hali beklerler.”

Bu dört çeşit tercümeden en isabetlisi birinci maddede verdiğimiz tercümedir. Dördüncü maddede verilen tercüme okuyan kişide şüphe oluşturur ve bunu önlemek için de dipnotta izah yapması gerekmektedir. İkinci ve üçüncü maddede verdiğimiz tercümeler ise, tercümeyi yapan kişinin yorumunu/ictihadını yansıtır. Zira âyette geçen kur’ kelimesini, Hanefîler hayız hali olarak kabul ederken, Şâfiîler temizlik hali olarak kabul etmektedirler. Dolayısıyla tercümeyi yapan Hanefî bir âlim, âyetin tercümesini ikinci maddedeki gibi yazarken, Şâfiî bir âlim üçüncü maddedeki gibi yazacaktır. Âyetin tercümesini birinci maddedeki gibi yazan bir kişi ise, ya parantez içinde kabul ettiği yorumu verecektir ya da dipnot düşerek kelimeyle ilgili izah yapmak zorunda kalacaktır.

Konuyla ilgili buna benzer pek çok âyet örneği gösterilebilir. Kısaca hangi meâli okursak okuyalım, okuduğumuz meâl Kur’ân değil, meâl sahibinin anladığı ve yorumlarıdır. Dolayısıyla meâl okuyan kişi, Kur’ân’ı değil meâl sahibinin anladığını ve yorumlarını anlamış olmaktadır. Zira Kur’ân’ı anlamak, meâl okumak demek değildir.

Akaid/Kelam, Sarf, Nahiv, Beyan, Bedî’, Kıraat, Usûlü’l-fıkıh, Fıkıh, Sebeb-i Nuzûl, Nâsih ve Mensûh, Hadis, Tefsir ve Tarih ilimleri gibi Kur’ân’ı anlamanın olmazsa olmazları olan ilim dallarında asgarî seviyede nasibi olmayanların, “Kur’an apaçık bir kitaptır, herkes anlayabilir” gibi süslü/yaldızlı sözlerle meâlcilik propagandası yapması, iyi niyet ve samimiyetle izah edilecek bir durum değildir.

Ayrıca “Bilmiyorsanız ilim ehline sorun”(2) “hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”(3) “Allah’dan ancak âlimler korkar”(4) gibi âyet-i celiler, insanlar arasında bilenlerin yanında bilmeyenlerin de olacağını gösterirken ve toplum içinde bilenlerin sayısının oranının çok az olduğu gerçeği ortada iken, herkesin Kur’ân’ı anlayabileceğini ifade edip meâlcilik propagandası yapanların, bilenlerden olmadığının da göstergesidir.

   “Kim, Kur’an’(ın hükümleri ve anlamı) hakkında bilgisiz olarak konuşursa, cehennemdeki yerine hazırlansın” hadis-i şerifi(5) ve Hz. Ebû Bekir Efendimizin “Allah’ın Kitabı hakkında bilmediğim bir şeyi söylersem, hangi yer beni barındırır, hangi gök beni gölgelendirir” sözü,(6) Kur’ân’ı anlama adına herkesin konuşamayacağı/konuşmaması gerektiği hususunda bizlere bir şeyler anlatıyor olmalıdır. Her alanda işin ehli/uzmanı konuşurken, Kur’ân ve din söz konusu olduğu zaman işin ehlinin/uzmanının susup herkesin konuşması, içine düştüğümüz vahim durumun apaçık göstergesidir.

Türkiye’de son çeyrek asırdır estirilen meâlcilik furyasının iki sonucu olmuştur: Birincisi, iki yüzün üzerinde meâlin piyasaya sürülüp meâl sahiplerinin para kazanmış olması; ikincisi de, herhangi bir Kur’ân meâlini okuduğunda Kur’ân’ı anladığını zannedip Kur’ân adına ahkâm kesenlerin piyasa oluşturması.

Meâl okumanın hiç faydası yok mudur? Elbette çekilen her emek faydadan hali değildir ve usûlüne uygun şekilde meâl okunabilir. Ancak günümüzde daha çok yapılan/görülen, Kur’ân’ı anlama adına meâl okumak değil, Kur’ân adına ahkâm kesmek için meâlcilik yapmaktır. Meramımızı bir örnekle ifade edersek; yılanın zehri doğrudan vücuda enjekte edilirse kişiyi öldürür, ama ehil kimseler elinde belli işlemlerden geçirilerek kullanılırsa aynı zehir şifa olabilir. Meâlcilik furyasında otuz yıl sonra gelinen nokta, “Kur’ân apaçık bir kitaptır, herkes anlayabilir” propagandası yapanların, Kur’ân’ı anlama adına meâl dışında onlarca kitap yazmış olmaları bir yana, şiddetli bir şekilde meâlcilik propagandası yapanların bile, “otuz yıldır millete meâl okuyun demekle hata yaptık” itirafı olmuştur.

Meâl okumayalım mı?!.. Buraya kadar yazdıklarımızdan sonra itiraz sadedinde bu soruyu soranlar varsa, mümkünse onlar meâl okumasınlar!..

Düşünce Akla Düşünce

--- Ahlâksızlık kişinin "tabiatından" kaynaklanıyorsa terbiye edilebilir; "zekâsından" kaynaklanıyorsa, o kişi insanlığını tatil etmiş demektir... (İhsan Fazlıoğlu)

--- Yaza yaza derdimi âlemde kâğıt kalmadı…

Selam ve duâ ile…

09.08.2018

__________________________________

(1) Bakara 2/228.

(2) Nahl 16/43; Enbiyâ 21/7.

(3) Zümer 39/9.

(4) Fâtır 35/28.

(5) Tirmizi, “Tefsir” 1.

(6) Taberî, Câmiu’l-beyân, I, 72, Thk: Abdullah Abdülmuhsin et-Türkî, 1422/2001; Begavî, Meâlimü’t-tenzîl, V, 212, Beyrut, 1420.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa GEZGİN
Mustafa GEZGİN - 12 ay Önce