Hayatın Merkezi Camiler

Camiler ve din görevlileri haftası münasebetiyle, camilerin şeklinden ve şemalinden ziyade ifade ettiği manaya, içindeki ruha, üstlendiği misyona birlik ve beraberliğimizin tesisindeki role yoğunlaşmamız gerektiğini bir kez daha hatırlamalıyız. Çünkü camiler hayatın merkezidir. Oralar, bütün yolların kendisine uğradığı mekânlardır. Hayatta yorgun, bitkin düşenlerin dinlenme alanlarıdır. Camiler, kullukta gücü ve takati kalmayanların, maneviyat depoladıkları yerler olarak görülmeli.  Peygamberimiz (s.a.v.)’in Medine’ye hicret eder etmez ilk iş olarak mescit inşa ederek hem yerleşim yerinin merkezini belirlemiş hem de oluşacak İslam medeniyetinin temellerinin atılacağı yeri tespit ve tayin etmiştir. Peygamberimiz(s.a.v.)'in bu davranışında geleceğe dönük ne büyük öngörüler saklıdır. Onun zamanında mescit aynı zamanda yuvasızlara yuva vazifesi görürken, ilim tahsili için de bir okul ve külliye olarak işlev görmüştür. Hatta devlet işleri dahi orada görülürdü. Sosyal hayatla mescit iç içeydi.

    Camileri sadece namaz kılınan ve ibadet edilen yerler olarak gördüğünüzde oraların hayata ve gündelik işlere olan müdahalesini ve müspet tesirini göz ardı etmiş olursunuz ki bu da Allah’ın dinini ve kanunlarını camiye hapsetmek anlamına gelir. “ bütün yeryüzünün mescit” olarak tayin edilmesi, mescitlerin alternatifi olarak düşünmemize sebep değildir. Belki her yerin mescit kadar değerli ve kıymetli olduğu, ibadet etme, Allah’ın emirlerini yerine getirme hususunda istikamet üzere yaşamamız gerektiğini, mescitlerde görülen talim ve terbiyenin bütün yeryüzüne ve dolayısıyla hayata aksetmesi olarak anlamalıyız. Çünkü camiler insanı hayata hazırlayan tevhit etrafında vahdet toplumuna inşa ve ihya eden kutlu mekanlardır. Hz peygamberden ilham alan ecdadımız şehirlerin inşasında cami merkezli yerleşim yerleri kurmuşlar, insanların yollarının oraya çıkmasına özen göstermişlerdir. Camilerin önemine binaen oraya çıkan yolların engellerden arınmış olması gerekir.

    Saçılan kalpler camilerde bir araya gelir, nifak tohumları ittifak meyvesine dönüşür. Kardeşliğin ne demek olduğu oralarda anlaşılır. Cemaat, birlik olmaktır; toplanmaktır, toparlanmak ve kendimize gelmektir. İhtilafların, ayrı-gayrının, riyanın, kibrin, bencilliğin, kıskançlığın muhabbetle sevgiyle eritildiği yerlerdir. Orada kalplerle, gönülden gönle yol kurulur, yan yana omuz omuza durmanın muhabbeti oluşur, nice sevgiler meyveye durur. 

  Müslümanların bölük pörçük oldukları, tefrika tohumlarının kök saldığı, aynı binada oturdukları halde birbirini tanımayan insanların olduğu, adeta kalabalıklar içerisinde yalnızlıkların yaşandığı bir zamanda caminin ve cemaatin önemi daha iyi anlaşılıyor. Peygamberimiz (s.a.v.):

Mescitlere devam edeni gördüğünüzde onun tam manasıyla Müslüman olduğuna şahit olunuz.” (Tirmizi) buyuruyor.

  Mümin olarak mahkeme-i kübra’da beraat edebilmemiz için lehimize şehadet edecek, omuz omuza namaz kıldığımız kardeşlerimizin bulunduğu camiler hayat bulma, hakikat soluklama yerleridir. Bütün sıkıntılara, huzursuzluklara çareler orada aranırken saadetin, mutluluğun kapısı da yine orada aralanır. İzzete ermek, ikrama ulaşmak oralarda daha da mümkündür. Yaradan’a el açmak, boyun bükmek, secdeyle ona yaklaşmak camilerde daha bir anlamlıdır. Topluluk içerisinde, farklılığın farkı yine orada anlaşılır. Birlikte olmanın, bir ve diri olmanın; bir binanın tuğlaları, bir vücudun uzuvları gibi olabilmenin harcı, tekbirlerle, tahmitlerle, tespihlerle orada yoğrulur, imamın komutuyla orada karılır, dualarla temeli orada atılır. Camiler here devirde milli duruşumuz manevi değerlerimiz için adeta toplanma ve toparlanma alanları olmuştur. Kurtuluş savaşında minarelerden verilen çağrılara kimse kayıtsız kalmamış, vatan bayrak ve ezan için düşmanla amansız mücadeleye girişilmiş ve galibiyet elde edilmiştir. Yine 15 temmuz hain darbe girişiminde de camilerin rolünü kimse inkar edemez.

  Ümmetin birlik ve beraberliğindeki rolü insanı hayata ve kulluğa hazırlamadaki önemi göz ardı edip cami ve cemaati 27 derece daha fazla sevap almak için teşvik edilen yer olarak görmek her şeyden önce Allah Resulün'ün cami ve cemaat anlayışına ve uygulamasına zıttır. Bu bağlamda Allah Resulü cemaate katılmayı o kadar önemsemiş ki huzuruna bir ama gelip:

 “Ey Allah’ın Resulü, ben âmâyım; beni camiye götürecek kimsem de yok, namazlarımı evde kıla bilir miyim” diye müsaade isteyince, Rasullüllah: “Ezanı işitiyor musun?” diye sormuş. Âmâ: “Evet, işitiyorum” cevabı üzerine Rasulullah: “Öyleyse davete icabet et.” (Müslim, Kitab’ül-Mesacit) diye yine camiye gitmeyi ve cemaate katılmayı emir buyurmuştur.

   Camiler, adeta tatlı su kaynağı gibidirler; hayatta kalmak için koşuşur müminler oraya. Cemaatten uzak olan şeytana yakın olur. Kurtların, çakalların cirit attığı bir dünyada ayrı olmak, birlikten beraberlikten kopmak, akıl kârı değildir. Kur’an’ın talim edildiği, nice ilim, hikmet ve irfan eğitim ve tahsillerinin yapıldığı, herkesin birbirinin dualarına âmin temennileriyle iştirak ettiği, zikirlerin toplu olarak arşı alaya yükseldiği, rahmet esintilerinin hissedildiği, rahmete topluca ulaşıldığı mekânlar da yine camilerdir. Oralarda kulluk için gerekli disiplin eğitimi verilir. Birlik içerisinde yapmamız gereken görevler hatırlatılır, edep, adap öğretilir ve hayâ uygulanır. Misafir gibi hareket edilerek dünyadaki misafirliğimiz hatırlanır. Oralarda eşitliğin hazzını lezzetini tadarken takvada üstün olmak için yarışılır kıyamla, rükûuyla, sücutla. O kutlu mekânlarda amir memurla, ağa hizmetçiyle, işçi işverenle, aynı safta omuz omuzadır; biri diğerinden zengin olduğu için ne önde, biri hizmetçi olduğu için ne de geridedir, herkes sıkı bir saf içerisinde fert olarak Allah’ın huzurundadır. Herkes en üst makamda yani kulluk makamındadır, buralarda kibirli kibrinin kırılmasıyla, terbiye edilmekte, kendini hakir gören, dibe köşeye itilmiş gibi algılayan ise bu hastalıktan kurtulma terapisine tabi tutulmaktadır.

  Beytullah’tır oraların adı; Allah’ın evleridir. Mekândan, zamandan münezzeh olan Allah, ev sahibidir. Hazinesi sonsuz, ikramı sınırsızdır. Misafirse bizleriz. Bizler, muhtacız O’na, hem de bütün zerrelerimizle. Dışarıda ve ayazdayız; aç ve susuz tehlikelerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Karanlıklarda yol bulmaya uğraşıyoruz. Böyle bir durumda günde beş defa çağrılıyoruz o kutlu mabede, gitmemek akıl kârı mıdır?

  Rivayet edildiğine göre semavi kitaplarda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 “Yeryüzünde benim evlerim camilerdir, o evlerde beni ziyaret edenler, o evlerin tamircileridir, evinde temizlendikten sonra beni evimde ziyaret edenlere ne mutlu, ziyaret edilenin şanına düşen ve azametine yakışan, ziyaretçilerine ikramda bulunmaktır.” (İbni Mace, Maceh)

   Ne kadar ehemmiyete haiz davet ki, icabet edilmediğinde ümmetine çok düşkün olan Peygamber (s.a.v.)’in öfkesine muhatap oluyor insan. Buyuruyor ki Kâinatın Efendisi:

 “İçimden şöyle geçiyor: Odun yığılmasını emredeyim; odunlar yığılsın, namaz için ezan okunsun, daha sonra bir adama imam olmasını emredeyim ve namaza gelmeyenlerin gidip evlerini yakayım.” (Müslim ve Buhari)

     Cemaat olmayı şuursuz bir araya gelen insanlar topluluğu olarak görmemek gerekir. Böyle bir anlayışın hakim olduğu, cemaatteki gayenin anlaşılmadığı toplumlarda, camilere gelip gitmenin, safta sıra sıra durmanın, birbirine omuz vermenin, beraber tekbirlerle kıyama dönmenin, rükû ve sücutları adeta bir kumandanın emriyle eda etmenin anlamına vakıf olunmadan kılınan bu namaz, insan için yirmi yedi derece sevaba vesile olsa da beklenen asıl menfaate ulaştırmaz. Manalardan soyutlanmış bir ibadet sadece kendi etrafında dönüp durduracak kadar bir zevkten başka ötelere insanı taşıyamaz; işin özüne inmeli, her şekli değerli eden, Onların taşıdığı anlamlardır. Bütün ibadetlerde bunu böyle düşünmeli, vesilelere yükleyebildiğiniz kıymet ne kadarsa gideceğiniz mesafe de o kadardır. Bu nedenle Allah’a kul olduğumuzun bilinciyle hareket etmeli, onun rızasını arzu etmeliyiz. Yerine getirdiğimiz ibadetleri kabuğuyla değil özüyle yaşamalıyız.

  Düşünün! Bir gece teheccüd namazına kalkamadığında, onu telafi etmek için o günü akşama kadar ibadetle geçiren bir Peygamber (s.a.v.)’in bu davranışı da ne? Ya da cemaate yetişemeyip de bağını Allah yolunda bağışlayan Hz. Ömer, neyin ıstırabını dindirmeye çalışıyor? Veyahut namazı geçirdiklerinden dolayı günlerce matem tutan, ağlayan, sızlayan sahabeler neler kayıp ettiler de böyle bir üzüntüye gark oldular? Onların bildiklerini bugün biz bilemiyor, onların duyduğunu duyamıyor, onların hissettiğini hissedemiyoruz maalesef. Bunları duyduğumuzda da: “Ha öyle mi?” deyip geçiştiriyoruz. Çünkü göremediğimiz hakikatleri de umursamıyoruz. Ebedi âlem adına yapılan şeyleri tali şeyler olarak görüyoruz. Ebedi âleme ve onun hakikatlerine bir türlü konsantre olamıyoruz. Geçici dünyaya ebediymiş gibi kendimizi kaptırıyoruz. Ebedi âlemi de “Nasıl olsa daha gelmedi.” diye veya geleceği hususunda ihmaller üstüne ihmallerle unutuyoruz. Her gün beş defa kutlu davete koşma hususunda tembel mi tembel davranıyoruz.

  Evet, biz inanan müminler olarak koşacağız. Bazen bir ezanın nağmeleri kulağımıza ulaştığında, o camideki ganimetler için… Bazen bir yoksulun açlığını hissederek… Bazen “İmdat!” diyen dardaki bir insanın çığlığıyla irkilip ok gibi fırlayacağız yerimizden. Bazen malımızı dökeceğiz hiçbir şey bırakmadan geriye, Allah’ın yoluna… Bazen canımızı ortaya koyacağız, o canın sahibi istedi diye. Velhasıl yorulacağız, düşeceğiz, tökezleyeceğiz, kalkıp yeniden devam edeceğiz. Sabredecek, teslimiyetimizi yaşayacağız. O’nun ismini zikrimiz, emirlerini başımızın tacı haline getireceğiz. Ancak mükâfatını burada değil ahirette bekleyeceğiz. Çünkü bura ekme, bakma, sulama yeri. Hasılat toplama, mükâfata nail olma yeri değil. Asıl mükâfat yeri ahrettir. Hesap, kitap orada ortaya konacak; artılar, eksiler, kar, zarar orada hesap edilecek. Burada -tabiri caizse- bedel biçilmiş cemaat sevapları orada takdim edilecek.

Selam ve dua ile…

(Devam edecek…)

http://www.abdullatifacar.com/

YORUM EKLE