Hadisle Amel Etmenin Şartları Ya da Her Hadisle Amel Edilir mi?

Tarihi süreç içerisinde üzerinde en çok konuşulan, en çok tartışılan konulardan biri şüphesiz ki hadislerdir. Hadislerin sıhhat derecesi/Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’e aidiyeti, hadislerin amele konu olup olmaması, hadis çeşitleri vs. gibi konular tarih boyunca tartışıla gelmiş; özellikle müsteşriklerin tarih sahnesine çıkmaları ve konu etrafında yaptığı çalışmalarla modern dönemlerde tartışmalar yeniden gündeme gelmiş; müsteşrik nokta-i nazarından konuya yaklaşan, diğer bir ifade ile müşteşrikleşen Müslümanların da ortaya çıkışı ve modern dönemlerde Müslüman dünyanın zihin kodlarının çözülüp savrulması neticesi çeşitli fraksiyonların peydah olmasıyla hadisler ve hadislerle amel etme konusunda sonu gelmez tartışmalar yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir.

Ehlince malum olduğu üzere bir hadisin Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’e aidiyetinin sabit olmasının en önemli göstergelerinden biri, hadisin senedi/ravi zinciridir. Rivayet edilen bir hadisin senedi muttasıl ve senedindeki raviler sika ise genel olarak o hadis hadisçiler tarafından sahih olarak kabul edilmektedir. Bir hadisin senedinde meydana gelen kopukluk ya da ravilerin sikalık durumuna göre hadisler çeşitli şekillerde isimlendirilmekte ve amele konu olup olmayacağı belirlenmektedir.

Genel olarak hadisler Mütevatir, Meşhûr ve Âhâd şeklinde üçlü bir tasnife tâbi tutulmakta; Âhâd hadisler de Sahih, Hasen ve Zayıf şeklinde üç grupta ele alınmaktadır. Sahih ve Hasen hadislerle amel edilirken, Zayıf hadisle amel edilemeyeceği ya da Zayıf hadisle belli şartlarda amel edilebileceği ifade edilmektedir. Hadis usûlü eserlerine göz atıldığında konu hakkında yeterli bilgi elde edilebilir.

Hadislerin hangi şartlarla kabul edileceği ve bir hadisle hangi şartlarda amel edilebileceği konusu âlimler arasında tartışmalı bir konu olup, konu etrafında çeşitli görüşler ortaya konmuştur. Aslında hadisin sıhhat şartları, o hadisle amel şartları anlamına da gelmektedir. Dolayasıyla bir hadis sahih olarak kabul edilmişse bu aynı zamanda o hadisle amel edilebileceği anlamına gelmektedir.

Bir hadisin sahih olarak kabul edilip edilmediği o hadisle amel edilip edilemeyeceğiyle de ilgilidir. Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken, bir hadisin hadis ilmi ölçülerinde; diğer bir tabirle muhaddisler tarafından sahih kabul edilip edilmemesiyle fakihler tarafından o hadisle amel edilip edilmediği ya da amel edilip edilemeyeceği hususunun farklı olduğudur. Zira hadislerin sahih olup olmadığı konusunda hadisçilerin üzerinde durduğu konu, bir hadisin senedinin muttasıl ve senedindeki ravilerin sika olup olmadığı hususudur. Eğer bir hadisin senedi muttasıl ve ravileri sika ise o hadis, muhaddisler tarafından sahih olarak nitelendirilmiştir.

Fakihler ise senedin muttasıl ve ravilerinin sika olup olmadığı hususu yanında; hatta bundan daha öncelikli olarak başka şartlar/kriterler öne sürmüşlerdir. İşte bu sebeple muhaddislerin sahih olarak nitelendirdiği pek çok hadis fakihler tarafından itibara alınmamış ve amel edilmemiştir. Bundan dolayı fakihler; özellikle de Hanefîler hadislerle amel etmemekle; hadislere muhalefet etmekle suçlanmıştır.

Oysa bir fakihin herhangi bir hadisle amel etmemesinin o hadisi sahih kabul etmemesinin yanında başka birçok gerekçesi bulunabilir. Nesh meselesi bu gerekçelerin en başta gelenlerinden biridir. Fakih nazarında bir hadis sened ve metin yönünden sahih olsa da, o hadisin mensûh olması ya da mensûh olarak kabul edilmesi o hadisle amel etmemenin önemli gerekçelerinden birini oluşturur. Burada o hadisle amel edip etmeme konusunda uyulması gereken ölçü fakihin ölçüsüdür. Zira hadislerle amel etmek, belli bir sisteme dayanmadan gerçekleştirilemez. Bu sebepledir ki, birkaçı hariç büyük hadis imamları, müctehid imamlardan birinin mezhebini iltizam etmişlerdir. Hadis Tarihi ve Hadis Usûlü eserlerinde, hadisçi olup da fıkıh nosyonuna sahip olmayan birçok âlimin, hadisleri anlama ve amel etme konusunda tıkanıklık yaşadığı ve bu yaşadığı tıkanıklığı aşmak için fıkıh imamlarına başvurduğunu anlatan önemli örnekler vardır.

Bir hadisin ma’mûlün bih/amele konu olması için, sened ve metin açısından sahih ya da hasen mertebesinde bulunmasının yeterli olmayacağı, neshten ve murazadan salim olması ve içerdiği hükme nüfûz kabiliyetini yanında, geçmişte kendisiyle amel edilegelen bir rivayet olması gerektiği açıktır. Dolayısıyla her sahih hadis, aynı zamanda ma’mûlün bih değildir.

Modern dönemlerde konuyla ilgili yaşanan en önemli problemlerden biri bu konunun yeteri kadar bilinebilir/anlaşılabilir olmamasıdır. Hem modernist zihniyete sahip olup hadislere mesafeli duran ve yeni metodoloji/yöntem arayışı/teklifi içinde olanlar hem de kendilerini selefi/ehl-i hadis diye niteleyip “hadisle amel” çağrısı yapanlar için en önemli problemlerden biri bu hususun göz önüne alınmamış ya da yeteri kadar kavranamamış olmasıdır.

Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in Medine’de herhangi bir korku, yağmur ya da sefer/yolculuk durumu olmaksızın öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek/cem ederek kıldığını;(1) cenaze yıkayan kimsenin gusletmesi ve cenazeyi taşıyanların abdest alması gerektiğini;(2) kan alanın da aldıranın da orucunun bozulacağını;(3) Cuma günü gusletmenin ergenlik çağındaki her Müslümana vacip olduğunu(4)  bildiren hadisler, ulemanın itibar/amel etmediği hadislerden sadece birkaçıdır.

Eğer bir hadisle amel etmeme konusunda âlimlerin icmâsı mevcut ise, bu, biz vakıf olamasak da o hadisin ya kendisiyle amele engel olan bir illetle malul veya mensûh olduğunu gösterir. Bu noktada, sahih hadis tanımlanırken “senedi muttasıl, ravileri sika ve şâzz ve illetten salim olan hadistir” ifadesinde geçen “şâzz ve illetten salim olmak” şartı; ayrıca özellikle Hanefîlerin üzerinde durduğu “manevî inkıtâ” konusu asla göz ardı edilmemelidir.

Modern dönemlerde ortaya çıkan “hadis düşmanlığı” ne kadar yanlış ve zararlı ise, hadis savunuculuğu/taraftarlığı adına “hadisle amel çağrısı” da bir o kadar yanlış ve zararlıdır. Aynı şekilde yine modern dönemlerde türeyen “Kur’ân mealciliği” insanları ne kadar çıkmaza sürüklüyorsa, buna paralel olarak gelişen “hadis mealciliği” de en az o kadar insanları çıkmaza sürüklemektedir. Hangi ilim dalında uzman olursa olsun, fıkıh nosyonuna sahip olmayan herkesin bir fakihe tâbi olması gerekirken, bırakın herhangi bir ilim dalında uzman olmayı daha Kur’ân okumasını bile bilmeyen, bir derya olan hadis ilimlerinden bir damla bile nasiplenmemiş kimselerin herhangi bir hadis kitabının tercümesini eline alıp “ben hadislerle amel ederim” türküsünü söylemesi, en az Kur’ân mealinden ictihad yapıp ahkâm kesen kimselerin hâli kadar gülünesi değil ağlanası bir hâldir.

İbn Vehb, İbn Uyeyne ve benzeri âlimlerin, “hadis, insanların ayaklarının kaydığı bir sahadır; sadece fakihler bunun istisnasıdır” anlamındaki sözlerinin üzerinde beynimiz çatlarcasına düşünmemiz gerekmektedir.

Düşünce Akla Düşünce

--- Güneşin Doğuşuna Hiç Şahit Olmayanlar, Güneşin Batışını Romantizm Sanırlar. (Nietsche)

--- "Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler,

       Yevme lâ yenfe'u da kalb-i selîm isterler."    (Ruhi)

Selam ve duâ ile…

02.08.2018

__________________________________

(1) Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn” 49, 50; Ebû Davud, “Salât” 274.

(2) Ebu Davud, “Cenâiz” 39; İbn Mâce, “Cenâiz” 8; Ahmed, el-Müsned, II, 280; Beyhakî, es-Sünen, I, 303.

(3) Buhârî, “Savm” 32; Ebû Dâvûd, “Sıyâm” 28; Tirmizî, “Savm” 60; İbn Mâce, “Sıyâm” 18.

(4) Buhârî, “Sıfatü’s-salât” 77; “Cuma” 2, 3, 11; Müslim, “Cuma” 1; Ebu Davud, “Taharet” 129; İbn Mâce, “İkâmetü’s-salât” 80.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa GEZGİN
Mustafa GEZGİN - 13 ay Önce

Selâmün aleyküm Sayın Müftüm. Saygılarımı sunuyorum.