Nasıl Bir Allah’a İman Ediyoruz?.. Sırrı Fuat Ateş'in Kaleminden...

Yaratıcı bir Tanrıya iman etmek...

Nasıl Bir Allah’a İman Ediyoruz?.. Sırrı Fuat Ateş'in Kaleminden...

Yaratıcı bir Tanrı’ya iman etmek, insanın en temel fıtrî bir özelliği olduğu gibi, başta Tanrı inancı olmak üzere insanın sahip olduğu inanç, insanın bütün hayatına yön veren bir özelliğe sahiptir. Diğer bir ifade ile bir insanın sahip olduğu inanç kodları, o insanın söz ve davranışlarını, hayata ve olaylara bakışını, hayat, ölüm, varlık ve dünya görüşünü belirleyen en temel faktördür ve insanın hayatında hayati bir öneme sahiptir.

İnsan, bir anne babadan, bir âilede ve bir toplumda dünyaya gelir ve dünyaya geldiği andan itibaren hayatının çeşitli aşamalarında belli bir süreç içerisinde o toplumun “rengine” boyanır ve bu “rengi” hemen hemen ölümüne kadar üzerinde/hayatında taşır. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, insan, gözlerini dünyaya açtığı andan itibaren içinde dünyaya geldiği âilenin ve toplumun “değerleri” yüklenerek büyür ve hayatının her aşamasında o “değerlerin” etkisi ve izlerini taşır. Müslüman bir âile ve toplumda dünyaya gelen bir çocuk Müslüman olarak, Hıristiyan bir âile ve toplumda dünyaya gelen bir çocuk Hıristiyan olarak, Yahudi bir âile ve toplumda meydana gelen bir çocuk ise Yahudi olarak yetişir ve hayatının sonuna kadar bu inanç kodlarıyla yaşar. Her ne kadar belli bir yaştan sonra yaşadığı toplumun hakim renginden/değerlerinden ayrılanlar söz konusu olsa da, nüfusa oranla bu genel olarak czü’î bir orana tekabül eder.

Bir insanı; bir toplumu diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerinden/alâmet-i fârikasından biri hiç şüphesiz o insanın ve toplumun sahip olduğu inanç kodlarıdır. Bir insana Müslüman, bir insana Hıristiyan, bir insana Yahudi diyorsak, bu isimlendirmede/ayırımda en temel faktör; hatta tek faktör o insanların sahip oldukları inanç kodları; iman esaslarıdır. Bir insanın/toplumun sahip olduğu inanç kodları/iman esasları, o insanın/toplumun, varlığa, hayata, dünyaya, ölüme, ölüm sonrasına “anlam” verir ve insan/toplum bu“anlam”a göre söz ve davranışlarına; hâl ve harekatına “yön” verir. İşte bu sebeple, insanların ve toplumların hayatında inanç kodları/sistemi/iman esasları hayati bir öneme sahiptir.

Bir insanın sahip olduğu inanç değerlerinin en başında şüphesiz ki, o insanın Tanrı inancı gelir ve o insanın inanç dünyası sahip olduğu Tanrı inancı etrafında şekillenir/örülür. Dolayısıyla bir insanın sahip olduğu Tanrı inancı, o insanın diğer inanç esaslarını da şekillendirir. Ateist bir insanın inanç dünyasıyla –Ateizm bir inançsızlık değil, psikolojik, sosyolojik vs. gibi çeşitli sebeplerle içinde Tanrı’nın/Yaratıcı’nın olmadığı bir inanç sistemidir- Deist/Teist bir insanın inanç dünyası farklı olacağı gibi, Deist/Teist bir insanın inanç dünyasıyla Nübüvvete inanan bir insanın inanç dünyası farklı farklı olacaktır. Yanlış bir Tanrı tasavvuru, buna paralel olarak diğer inanç esaslarının da arızalı olması sonucu doğuracaktır.

İslâm nokta-i nazarından meseleyi ele alırsak, bir Müslümanın sahip olduğu/olması gereken Tanrı/Allah inancı, Kur’ân ve Sünnet nassları çerçevesinde “sahih” bir Allah inancı olmalıdır. Bu noktada Allah’a inanmanın ötesinde “nasıl bir Allah inancına sahip olmamız gerekir?” sorusu önem arz etmektedir. Zira her ne kadar isimler/lafızlar farklı olsa da Allah/Tanrı/İlah inancı olmayan hiçbir din söz konusu değildir. İslâm, Yahudilik ve Hıristiyanlık örneğinde konuyu ele alırsak, İslâm, Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da Allah inancı vardır; fakat “nasıl bir Allah inancı/tasavvuru?” sorusuna verilen cevap farklı farklıdır. Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın ortaya koyduğu Allah inancıyla İslâm’ın ortaya koyduğu Allah inancı birbirinden farklıdır. Zaten “ben”, Yahudi ve Hıristiyanların sahip olduğu Allah inancından “farklı bir Allah inancına/tasavvuruna”sahip olduğum için “Müslüman” oluyorum. Diğer bir tabirle, benim Allah inancım/tasavvurum diğerlerinin Allah inancından/tasavvurundan farklı olduğu için ben, diğerlerinden farklı olarak “Müslüman” adını alıyorum. Allah inancıyla/tasavvuruyla ilgili söylediklerimiz, diğer iman esasları için de geçerlidir.

Ayrıca bu söylediklerimiz, dar çerçevede “İslâm dairesi içinde olan” Müslümanlar açısından da böyledir. Yani, tarihi süreç içerisinde ortaya çıkan sapmalara karşı da dikkatli olmalı; “sahih inanca” sahip olmalı ve bu inancı muhafaza etmeliyiz. Bilindiği gibi tarihi süreç içerisinde “iman/inanç tasavvuru”nda çeşitli görüşler/mezhepler/fırkalar ortaya çıkmıştır ve bunları birbirinden ayıran farklı temel özellikler vardır. Ehl-i Sünnet’in sahip olduğu “inanç tasavvuru”; daha özelde “Allah inancı/tasavvuru” ile diğer fırkaların tasavvurları arasında farklılıklar vardır. Genel hatlarıyla söylersek Mu’tezile’nin, Müşebbihe’nin ve Mücessime’nin Allah tasavvuru ile Ehl-i Sünnet’in Allah tasavvuru birbirinden farklıdır ve Ben, diğerlerinden farklı bir Allah tasavvuruna sahip olduğum için “Ehl-i Sünnet”im; diğer bir tabirle Ehl-i Sünnet olarak beni diğerlerinden farklı kılan bir Allah tasavvurum vardır ve sahip olduğum bu Allah tasavvuru ile diğerlerinden farklı oluyorum.

Ehl-i Sünnet ulemâ, Allah inancı/tasavvuru konusunu kılı kırk yararcasına hassasiyetle ele almış, “sahih Allah inancı”nın nasıl olması gerektiğini ortaya koymuşlardır. Bilindiği gibi Allah’ın zatının idrâk edilemeyeceği; dolayısıyla Allah’ın zatı üzerinde düşünülmemesi gerektiği ısrarla dile getirilmektedir. Zira Yaratıcı/Tanrı/Allah inancı “mahsus” değil “ma’kûl”dür; diğer bir ifade ile Allah/Tanrı hislere/duyulara konu olamaz; hislerle/duyularla algılanamaz. İnsan ise varlık konusunda bilgiyi hisleriyle/duyularıyla elde eder. İnsan, varlıkla ilgili bilgiye görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma kanallarıyla ulaşır; varlığı“hisseder/mahsus”. İnsan, duyuları yoluyla elde ettiği bilgiyle “muhayyile” oluşturur ve insanın“muhayyile”si, renkler ve şekillerden oluşur. Yani insan, sadece şekiller ve renklerleden ibaret “hayal”kurabilir. Örneğin tek gözlü bir insan, boynuzlu ya da insan başlı bir at vs. hayal edebilir. Allah Teâlâ ise duyulara konu olmadığı için hissedilemez; dolayısıyla “hayal” de edilemez ve bu yüzden “mahsus” ve“muhayyel” değildir ve işte bu sebeple de zatı idrâk edilemez. Allah Teâlâ ancak akılla/nazarla bilinebilir ve işte bu yüzden “ma’kûl”dür diyoruz. Aklî istidlâlle bilebildiğimiz Allah Teâlâ’yı ise isim ve sıfatlarıyla ve bunların tecellileriyle tanırız. İşte bu sebeple, Allah Teâlâ’nın zatı hakkında değil isim ve sıfatları hakkında düşünürüz/tefekkür ederiz.

Ehl-i Sünnet ulemânın büyük bir titizlikle ortaya koyduğu Allah’ın sıfatları konusunun çok iyi bir şekilde anlaşılması gerektiğini düşünüyoruz. Allah Teâlâ’nın zatına ait sıfatları vücut, kıdem, bekâ, vahdaniyyet, muhâlefetün li’l-havâdis, kıyâm bi-nefsihî olarak selbî sıfatlar ve hayat, ilim, irâde, semi’, basar, kelâm, kudret, tekvîn olarak subûtî sıfatlar şeklinde ikiye ayıran Ehl-i Sünnet âlimler, bunların ne anlama geldiği, nasıl anlaşılması gerektiği, neler ifade ettiği hususunda da büyük hassasiyet göstermiş ve meseleleri genişçe ele alıp işlemişlerdir. Bir Müslüman olarak “sahih bir inanca” sahip olmak için bu ve diğer iman esaslarıyla ilgili hususların güzelce öğrenilmesi gerektiği izahtan varestedir.

Düşünce Akla Düşünce

--- “İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir.” Descartes)

--- Yanlış düşünebilirsin, yanlış anlayabilirsin, yanlış yapabilirsin ama yanlış hissedemezsin.

--- Kimi Cama Bakar; Kimi Camdan Bakar; Kimi Candan Bakar… Cama Bakan Camı Görür; Camdan Bakan Camın Ötesini Görür; Candan Bakan Kendini Görür…

Selam ve duâ ile…

15.03.2018

NOT: 20 Mart-13 Nisan Tarihleri arası Umrede olacağımdan bu süre zarfında yazılarımıza ara verilecektir. Tekraren buluşmak dilek ve temennisiyle Duâ eder, Duâ beklerim.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER