İslâm’da Ruhbanlık ve Ruhban Sınıfı Yok mudur?..

Sırrı Fuat Ateş'in kaleminden

İslâm’da Ruhbanlık ve Ruhban Sınıfı Yok mudur?..

Yıllardır çeşitli sebep ve vesilelerle modernist zihniyetin diline pelesenk ettiği ve bir kılıç gibi kullandığı, yerine göre bir saldırı yerine göre bir savunma mekânizması olarak kullanılan, sloganvari dile getirilen bir yargı/yargılayıcı cümle vardır; “İslâm’da ruhbanlık ve ruhban/din adamı sınıfı yoktur!..” Modern değer yargılarıyla uyuşmadığını ve ayağımıza dolandığını düşündüğümüz bir görüş, beğenmediğimiz bir fetva karşısında, itiraz edecek delillerimiz, verebilecek ilmî cevabımız olmadığı zamanlarda sığındığımız bu argüman, nedense ilk sığınağımız oluyor.

Bir kere “İslâm’da ruhbanlık ve ruhban/din adamı sınıfı yoktur” mütehakkim yargısını kullandık mı artık karşımızda kimsenin duramayacağı; her önümüze geleni kesip biçecek geniş/sınırsız bir alan oluşturmuş oluyoruz. “İslâm’da ruhbanlık/ruhban sınıfı yoktur” yargısı, genelde iki alanda kullanılmaktadır; birincisi kısaca  söylersek zühd hayatı yaşayan tasavvuf ehli ya da tasavvufî hayat söz konusu olduğu zaman; ikincisi de ulemânın otoritesi söz konusu olduğu zaman. Daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız gibi, insanlar arasında iletişimi sağlayan dilde kullanılan kavramlara yüklediğimiz anlamlar/mefhumlar, insanların anlaşabilmesinin ya da anlaşamamasının en önemli/temel sebebidirler ve bu yüzden önemlidirler. Aynı dili ve aynı kavramları konuştukları halde tartışan/anlaşamayan insanlara çokça rastlamışızdır. Kavramlar, aklın/fikrin istikametini belirler. Buna ilaveten kişinin baktığı nokta/nokta-i nazar ise göreceğimiz “manzara”yı belirler. Bu sebeple, kavramlara yüklediğimiz anlamlar/mefhumlar ve nokta-i nazar, fikrimizin sahihliğini ve istikametini belirleyen en önemli unsurlardır.

Ayrıca bir kavrama herhangi bir dilde yüklenilen anlamla/mefhumla başka bir dilde yüklenilen anlam/mefhum ve nokta-i nazar/bakış noktası farklı olabilir. Dolayısıyla farklı dillerde aynı kavrama yüklenilen anlamın/mefhumun ve nokta-i nazarın farklı olması sebebiyle istikametleri ve ortaya koydukları “manzara” da farklı olacaktır. Aynı durum sadece diller için değil dinler için de söz konusudur; bir dinin bir kavrama yüklediği anlam/mefhum ile başka bir dinin aynı kavrama yüklediği anlam/mefhum farklı olabilir ve bu, istikamet ve “manzara”nın da farklı olmasına sebep olur. Mesela, bir peygamber olarak “İsa”, hem Hıristiyanlık hem İslâm tarafından kullanılan ve sahiplenilen bir kavram/isimdir; ancak “İsa” denildiği zaman bir Hıristiyanın anladığı ile bir Müslümanın anladığı farklı farklıdır. “İsa Allah’ın kelimesidir/كَلِمَةٌ مِنْهُ” denildiği(1) zaman da, hem “İsa” hem de “kelime” kavramına yüklenilen anlam/mefhum farklı olduğu için bir Müslümanla bir Hıristiyanın bu cümleden anlayacağı/anladığı farklı olacaktır. İşte bu sebeple “İslâm’da ruhbanlık/ruhban sınıfı yoktur” cümlesinde geçen “ruhbanlık” ve “ruhban sınıfı” kavramlarını anlamı/mefhumu ortaya konulmadan, hem bu cümle doğru/sahih anlaşılmayacak hem istikameti düzgün/müstakim olmayacak hem de bir tahakküm aracı olarak kullanılmaya devam edecektir.

Ruhban/Ruhbanlık Nedir? “Ruhban/ruhbanlık” kelimesinin kökeni Arapça "رَهبَ" kelimesidir ve “korkmak; korkutmak; dehşete düşmek/düşürmek; korkup çekinme” gibi anlamlara gelmektedir ki, “فَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ” âyetinde(2) de bu anlamda kullanılmıştır. Ayrıca bugün için Arapçada “terörizm” kelimesi de aynı kökten olan “irhâb/irhâbiyye” kelimesiyle karşılanmaktadır. Ele aldığımız cümlede geçen “ruhban” kelimesi “rahib” kelimesinin çoğuludur ve “rahib” ism-i fâil olarak “korkan” anlamına gelmektedir. “Râhib/ruhbân” kelimesi, ıstılah olarak ise, “Allah korkusu içine yerleşmiş ve dışına vurmuş, kendini Allah'a kulluk etmeye hasretmiş kişi; Allah’tan korkan ve uzlet halinde ibadet eden kişi” anlamında Hıristiyan din adamları için kullanılmaktadır.

Ruhbanlık ise, “bir grup Hıristiyanın dinde ortaya çıkan fitneden uzaklaşıp dağlara çekilerek ibadet etme ve nefis tezkiyesinde bulunmanın yanı sıra mağaralarda ve kuytu köşelerde yalnız yaşama, kadınlardan uzak durma gibi meşakkatli bir hayat tarzına katlanmasını” ifade etmektedir.(3) Yazıyı fazla uzatmama adına kısaca söylemek gerekirse, ruhban/ruhbanlık söz konusu olduğu zaman genel anlamıyla “uzlet hayatı yaşamak, kendini ibadete vermek” gibi özellikler söz konusudur ve her ne kadar Hıristiyanlığın bazı yorumlarında zorunlu olmasa da özellikle Roma Katolik Kilisesinde ruhbanlık için “bekârlık” esastır. Dolayısıyla rahib/ruhban, “evliliği bile terk ederek uzlete çekilip kendini ibadete veren” kişileri/sınıfı ifade etmektedir. Ayrıca ruhban sınıfının “yanılmazlığı” meselesi de, üzerinde durulması gereken bir meseledir. Hıristiyanlardaki ruhban sınıfının, özellikle “Papa’nın Yanılmazlığı İlkesi”, bütün Hıristiyan yorumlarında söz konusu değildir. Papanın yanılmazlığı ilkesi, 1870 yılında toplanan I. Vatikan Konsili’nde ilan edilmiştir ve mutlak olarak hemen her konuda değil belirlenmiş şartlar altında inanç ve ahlâk konularıyla sınırlıdır. Diğer bir ifade ile papa, genel olarak anlaşıldığının aksine, papanın yanılmazlığını kabul eden Katoliklikte bile “mutlak yanılmaz” değildir. Ayrıca papanın yanılmazlığı Ortodoks ve Protestanlar tarafından kabul edilmemektedir.(4)

  İslâm “nokta-i nazarı”ndan baktığımızda ruhban/ruhbanlık konusunda nasıl bir “manzara” görürüz? Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde bu kelimenin kullanıldığı görülmektedir. Bazı âyetler ruhban sınıfını överken, bazı âyetler ise bu sınıfı ya da bu sınıf karşısında takınılan tavrı kötülemektedir.(5) Mâide 5/82 âyetinde, “Hıristiyanların sevgi bakımından Müslümanlara daha yakın olduğu” şeklindeki ifadenin gerekçesi olarak onların içinde kıssîsîn/keşiş ve ruhban sınıfının bulunması gösterilmektedir. Müteakip âyette; Mâide 5/83’te  ise bunlar, “Allah’ın kelâmını işittiklerinde ağlayan, yumuşak kalpli ve imanlı kişiler” olarak tanımlanmıştır. Tevbe 9/3ı âyetinde, Hıristiyanların “ruhbanları ve Meryem oğlu Mesîh’i rabb edindikleri” ifade edilip kınanırken; Tevbe 9/34 âyetinde ise, ruhban sınıfından pek çoğunun “insanların mallarını batıl yollarla yedikleri, Allah’ın yolundan alıkoydukları, altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamadıkları” gerekçesiyle kınandıkları görülür. Hadîd 57/27 âyetinde ise, “Allah Teâlâ kendilerine yazmadığı halde ruhbanlığı icad ettikleri, ancak buna da hakkıyla riayet etmedikleri; bu grup içerisinden iman edenlere mükâfatlarının verildiği, fakat bunların çoğunun fâsık olup yoldan çıktığı” belirtilmektedir. Kur’an’daki âyetleri ve tefsirlerde yer alan değerlendirmeleri iki noktada toplamak mümkündür;

1- Allah tarafından emredilmediği halde sırf Allah’ı hoşnut etmek amacıyla Hıristiyanların uzlet hayatı uygulamasının onları dünya hırsından ve buna bağlı kötülüklerden alıkoyduğuna işaret edilmiştir.

2- Ruhbanlığın hakkıyla yerine getirilmemesi ve ruhban sınıfının dinî konularda mutlak otoriteye sahip kılınması ise kınanmıştır.(6) Mâide sûresinde (5/82) kıssîsîn ve ruhbandan dolayı Hıristiyanlar övülmüşken sonraki âyetlerde (5/87-88) Müslümanlar, Allah’ın helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri kendilerine haram kılmamaları ve bu şekilde haddi aşmamaları hususunda uyarılmıştır.

banner178
Konuyla ilgili hadislere baktığımız zaman da, “kişinin kendi nefsinin ve başkalarının haklarını zayi ya da ihlal/ihmal edecek şekilde hayattan kopuk bir uzlet/ibadet hayatı”nın hoş görülmediği anlaşılmaktadır. Her gün oruç tutmak, geceleri hiç uyumadan ibadet etmek, evlenmeyip kendini ibadete vermek şeklinde kendisine intikal eden tavra karşı Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in, “ben hem oruç tutuyorum hem iftar ediyorum, hem ibadet ediyorum hem uyuyorum ve kadınlarla evleniyorum; benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir” buyurarak tepkisini ortaya koyduğu bilinen bir husustur.(7) İslâm’da Ruhbanlık Yok mudur?

Buraya kadar gerek Hıristiyan özellikle Katolik dünyasında mevcut olan ruhbanlık gerek âyetlerde ve hadislerde geçtiği şekliyle ruhbanlık hakkında yaptığımız açıklamalar, “İslâm’da ruhban/ruhbanlık yoktur” yargısını/sonucunu verir mi?

“İslâm’da ruhban/ruhbanlık yoktur” yargısını bir kılıç gibi kullanan ve bu kılıçla “ben olmasam bu ümmetin hali ne olur” havasında önüne gelen her şeyi ve herkesi kesip biçen kişilerin bu tavırlarını/söylemlerini İslâm’dan refere etmelerinin mümkün olmadığı kanaatindeyiz. Her şeyden önce Kur’ân âyetlerinde ruhbanlığı kötüleyen bir ifade mevcut değildir.

Âyetlerde dile getirilen, ruhbanlığı icad eden kişilerin buna hakkıyla riayet etmedikleri ve birçoğunun yoldan çıktığıdır. Diğer bir ifade ile Kurân, ruhbanlığın “aslını” değil “vasfını” nefyetmekte/olumsuzlamaktadır. Yine Kur’ân, Hıristiyanların İsa aleyhi’s-selâm’ı ve rahipleri rabb edindiklerinden bahseder ve onları kınar ki, bu da, yine “aslın” değil “vasfın” nefyidir/olumsuzlanmasıdır. Başka bir tabirle, âyette İsa aleyhi’s-selâm’ı nefyetme olmadığı gibi, ruhbânı nefyetme de yoktur; âyette nefyedilen, bunları takip eden kimselerin bunlara yükledikleri vasıftır. Eğer ruhbanlık, yoğun/titiz/hassas bir dindarlıksa, ki, yukarıda da beyan ettiğimiz gibi ruhbanlığın temeli/çıkış noktası budur,

Kur’ân ya da Sünnet bunu nefyetmediği gibi aksine bunun olmasını ister ve teşvik eder.   “İslâm’da ruhbanlık yoktur” sözünü, bir hadis olarak delillendirmeye kalkmak, İslâm tarihinde ortaya çıkan bid’at fırkaların tipik tavırlarından birinin günümüzdeki izdüşümü olarak görülebilir. Zira sahih hatta meşhur ya da mütevatir hadisleri bile en hafif tabiriyle “görmezden” gelen ve Kur’ân’dan başka bir delil tanımayan bir zihniyetin, hadis olup olmadığı bile tartışmalı bir sözü hadis olarak öne sürmesi ve delil olarak kullanması tam bir paradokstur ve çeşitli argümanlarla geleneğe savaş açan, tarihi mirası tasfiye etmeye çalışan, Sünnet-i Seniyye’yi devreden çıkarmaya çabalayan modern zihniyetin kendi tezlerini savunmak söz konusu olduğunda zayıf ve mevzu hadisleri bile nasıl rahatlıkla kullandıklarına da güzel bir örnektir. لا رهبانية في الإسلام" " "İslâm’da ruhbanlık yoktuk” şeklindeki hadisle(8) ilgili olarak İbn Hacer, “bu lafızla görmedim” der ve konuyla ilgili “Allah, bize, müsamahalı hanif bir ruhbanlık vermiştir” hadisiyle(9) “İslâm’da sarûre yoktur” hadisinin(10)  olduğunu ifade eder.(11) Birinci hadis, Osman b. Maz’ûn’un, hadım olmak için izin istemesi üzerine söylenmiştir. İkinci hadiste geçen “sarûre” kelimesine verilen anlamlardan biri de, gücü yettiği halde evlenmeyi terk etmek şeklindedir.(12) Dolayısıyla hadislerden anlaşılan, “kişinin kendi nefsinin ve başkalarının haklarını zayi ya da ihlal edecek şekilde hayattan kopuk bir uzlet/ibadet hayatı” anlamında bir ruhbanlığın İslâm’da olmadığıdır. Bu da yine ruhbanlığın “aslı”yla ilgili değil “vasfı”yla ilgili bir durumdur. Ayrıca “İslâm’da ruhbanlık yoktur” sözünü zayıf da olsa hadis olarak kabul ettiğimizde, bu söz/hadis, “İslâm’da zühd/tasavvufî hayat yoktur” ya da  “İslâm’da din adamı/ulemâ yoktur” anlamına mı gelir? “İslâm’da ruhbanlık yoktur” hadisi ile sloganvari söylenen bu yargılar arasında doğrudan bir ilişkiden söz edilebilir mi? Yine bu söze paralel olarak sıkça kullanılan “İslâm’da Allah’la insanlar arasına hiç kimse giremez” söylemine zemin teşkil eder mi? Ayrıca bu sözlere/söyleme yüklenen anlam/mefhûm ve bununla ulaşılmak istenilen hedef nedir?

Bu soruların sahih bir cevabı ortaya konmadan, mesele sağlıklı bir zemine oturmayacaktır. Ruhbanlıktan kasıt, Hıristiyanlıkta algılandığı gibi dünyadan el-etek çekmek, uzlete çekilmek, evlenmeyi ve dünya işlerini terk etmek gibi hayattan kopuk bir ruhbanlık ise elbette İslâm’da böyle bir ruhbanlık yoktur. Yine ruhban/din adamı sınıfından kasıt, yine Hıristiyanlıkta özellikle Katoliklikte algılandığı şekliyle kutsal, üstün, yanılmaz, sorgulanamaz bir din adamı tipi ise böyle bir ruhban/din adamı sınıfı da İslâm’da yoktur. Zaten bu anlamda bir ruhbanlık ve ruhban sınıfının İslâm’da olduğunu söyleyen hiçbir Müslüman da yoktur. Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere Katoliklikte bile “mutlak yanılmaz” bir din adamı kabulü söz konusu değildir. Ama “İslâm’da ruhbanlık ve ruhban/din adamı yoktur” derken, âyet ve hadislerde temelini/meşrûiyetini bulan zühd, terk-i dünya, havf, haşyet, ihlâs, ihsân, îsâr gibi tasavvufî hayat ve “ulemânın otoritesi” kasdediliyor ve bunlar nefyediliyorsa, o zaman ortada, kelime ve kavramlara “ideolojik anlamlar giydirme” ve “zihin kodlarıyla oynama” operasyonu var demektir.  

“İslâm’da ruhban/din adamı sınıfı yoktur” söyleminin temel hedeflerinden ya da sonuçlarından biri İslâm dininde ulemânın otoritesinin ortadan kaldırılmasıdır. Her şeyden önce hiçbir Müslüman, Hıristiyanlık özellikle Katolik dünyasındaki “papanın yanılmazlığı ilkesi” gibi İslâm’da bir ruhban/din adamı/ulemâ sınıfının olduğunu iddia etmemektedir. İkincisi ruhban/din adamı sınıfı olmayan hiçbir din yeryüzünde mevcut değildir. Her dinin tebliğ eden bir peygamberi ya da kurucusu vardır ve bunlar o dindeki “insanî otorite”yi temsil eden ilk kişilerdir. Bunlardan sonra da o dinin âlimleri/din adamları “insanî otorite”yi temsil ederler. Bir dindeki “din adamı”nın görevi, dinin hükümlerini yaşamak ve o dini temsil etmek olduğu gibi “neyin/nelerin o dinden olup olmadığı”nı veya “neyin/nelerin dine uygun olup almadığı”nı da ortaya koymaktır. “Ulemânın otoritesi” ortadan kaldırıldığında, din adına herkesin her şeyi söylediği ve dinin din olmaktan çıktığı bir kaos ortamı oluşacaktır. “Din Adamı”, dindeki “insanî otorite”yi temsil eder ve her dinin “din adamı” vardır ve olmalıdır da… Dindeki ilk “insanî otorite” Peygamber, Peygamberden sonra da o dinin âlimleridir. Dindeki “insanî otorite”yi kaldırırsanız, geriye sadece “deizm” kalır. Düşünce Akla Düşünce --- “Fıkıh Mantığını Dikkate Almadan, Bir Âyetin Salt Lafzından Hareketle Meseleyi Çözmeye Çalışırsanız, Ortalık Çarpışan Arabalar Pistine Döner.” (H. Yunus Apaydın) --- “Ve son sözü hep alın yazısı söyler…” (Sezai Karakoç) --- Bu Ülkede İki Grup İnsan Vardır; Yerliler ve Yersizler!.. Selam ve duâ ile…

_________________________________________

 (1) Âl-i İmrân, 3/55. (2) Bakara 2/40; Nahl 16/51. (3) Geniş bilgi için bak: Salime Leyla Gürkan, “Ruhban”, DİA, XXXV, 204-205; Mehmet Aydın, “Hıristiyanlık”, DİA, XVII, 350-352. (4) Geniş bilgi için bak: Mürsel ÖZALP, Papanın Yanılmazlığı Doktrini: Kriterleri ve İcrası, Dergiabant (AİBÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, Bahar 2015, cilt: 3, yıl: 3, sayı: 5, 3:80-92. (5) Mâide 5/82; Tevbe 9/31, 34; Hadîd 57/27. (6) Salime Leyla Gürkan, “Ruhban”, DİA, XXXV, 204. (7) Buhârî, “Nikâh” 1; Müslim, “Nikâh” 5. Farklı rivayetler için bak: Abd b. Humeyd, Müsned, ; Taberî, Câmiu’l-beyân, VIII, 607, 608; Suyutî, ed-Dürrü’l-mensûr, V, 422. (8) Aclunî, Keşfü’l-hafâ, II, 466, el-Mektebetü’l-asriyye 1420/2000. (9) Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, VI, 62; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, IV, 252, Kahire 1414/1994. (10) Ebû Davud, “Menâsik” 3. (11) İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX, 111, Beyrut 1379. (12) Ahmet Neceti YENİEL, Ebû Davud Tercüme ve Şerhi, VI, 423.
 

Güncelleme Tarihi: 08 Mart 2018, 09:07
banner179
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER