“Diyanet Niçin Uzaya Uydu Göndermiyor?!..”

Diyanet İşleri Başkanlığı, çeşitli zamanlarda çeşitli vesilelerle ve meselelerle...

“Diyanet Niçin Uzaya Uydu Göndermiyor?!..”

Diyanet İşleri Başkanlığı, çeşitli zamanlarda çeşitli vesilelerle ve meselelerle gündeme gelmektedir. Özellikle buluttan nem kapan ya da öküzün altında buzağı arayan bazı kesimler tarafından, hemen Diyanet İşleri Başkanlığı dile dolanmakta, bazı kesimler tarafından algı operasyonuna maruz kalmaktadır. Bunun en son örneği, “sol elle yiyip içme” meselesinde yaşanmıştır. Bir vatandaşın sorduğu “sol elle yemek yemekte bir sakınca var mıdır?” şeklindeki soruya, Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından verilen fetva, bir anda gündeme bomba gibi(!) düştü ve bazı çevreler tarafından Diyanet’e; dolayısıyla İslâm’a saldırı vesilesi kılındı. Fetvanın gündeme gelmesiyle gerek yazılı basında gerek sanal basında gerek sosyal medyada atılan manşetlere ve yazılan/yapılan yorumlara bakıldığında işin vahameti daha rahat anlaşılabilir.

Önce Din İşleri Yüksek Kurulu’nun vermiş olduğu fetvayı nakledip daha sonra da fetva üzerine ortaya konan tepki ve yorumlarla ilgili değerlendirmemizi yapalım. “Sol elle yemek yemekte bir sakınca var mıdır?” sorusuna Din İşleri Yüksek Kurulu’nun verdiği fetva şu şekildedir:

“Yeme-içmeyle ilgili genel ilkeleri belirleyen Hz. Peygamber (s.a.s.), sol elle yeme-içmeyi hoş karşılamamıştır. Nitekim o, bu konu üzerinde önemle durmuş; şeytanların sol elle yiyip içtiklerini haber vererek ümmetini uyarmış ve çocuklara sağ elle yemek yemeyi öğretmiştir (Buharî, Et’ime, 2; Müslim, Eşribe, 13). Hz. Peygamberin sağ elle yeme ve içme konusundaki tavsiye ve irşadlarına uymak her müslümanın vazifesidir. Bu nedenle anne ve babaların çocuklarına diğer yemek adabıyla birlikte sağ elle yeme ve içmeyi de öğretmeleri gerekir. Fizikî bir engel sebebiyle sağ eliyle yiyemeyen kimselerin sol elle yeme içmesinde ise bir sakınca yoktur (Şevkânî, Neylü’l-evtâr, III, 329, 330).”(1)

Görüldüğü gibi Din İşleri Yüksek Kurulu, sorulan bir soruya, usûlüne uygun bir şekilde cevap vermiştir ve gerek fetva usûlü ve üslûbu, gerek fetvanın zemini açısından Kurul’un vermiş olduğu bu fetvada eleştirilecek herhangi bir yön yoktur. Fetvaya yöneltilen eleştiriler ya kötü niyetli bir kindarlık, veya cahil ya da gafil bir dindarlık eseridir.

Gerek basılı gerek sanal basında ya da sosyal medyada atılan bazı manşetler, yapılan yorumlar ve yazılan yazılar, kötü niyetli kindarlığın tezahürleri olarak karşımıza çıkmaktadır. “Diyanet'ten skandal fetva”; “Diyanet’ten bir skandal daha: Sol elle şeytanlar yemek yer”; “Diyanet'ten olay yaratacak yeni fetva: Sol elle şeytanlar yemek yer”; “Diyanet, Tartışmalı Fetvasıyla Bir Kere Daha Gündemde: Sol Elle Şeytanlar Yemek Yer”...

Bakıldığında görüleceği üzere, atılan manşetlerde, belli kavramlar ve yargılar öne çıkarılmakta ve bir “algı ve itibarsızlaştırma operasyonu” yapıldığı anlaşılmaktadır. “Skandal fetva; olay yaratacak fetva; tartışmalı fetva” gibi ifade ve kavramlarla, her şeyden önce sanki Diyanet’in büyük bir yanlış yaptığı; büyük bir skandala imza attığı “yargısı” ortaya konulmakta; hemen hemen bütün manşetlerin ortak cümlesi olarak, “Sol elle şeytanlar yemek yer” ifadesi eklenmektedir ki, sanki “Diyanet, sol eliyle yemek yiyen insanlar şeytandır dedi” “algısı” oluşturulmaya çalışılarak bir operasyon yapılmakta; Diyanet özelinde İslâm itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır.

Her şeyden önce Diyanet İşleri Başkanlığı’nın en yetkin ve en önemli birimi olan Din İşleri Yüksek Kurulu’nun vermiş olduğu bir fetvayı, “skandal; tartışmalı; olay yaratacak” gibi sıfatlarla nitelemek, en basit ifadesiyle bir hadsizliktir/haddi aşmadır. Yapılan iş, adı üzerinde bir fetva verme işidir ve bu da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın en başta gelen vazifesi; hatta var-oluş vazifesidir ve bu vazife, Diyanet İşleri Başkanlığı’na kanunla verilen bir vazifedir. 633 sayılı kanunun 1. Maddesi “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur” şeklindedir. Diyanet İşleri Başkanlığı, fetva verdiği zaman değil, asıl fetva vermediği zaman “skandal; tartışmalı; olay yaratacak” bir iş yapmış olur.  

İkinci önemli husus, yapılan iş, yine adı üzerinde fetva verme işidir. Fetva, sorulan dinî bir meselenin hükmüyle ilgili verilen cevaptır. Daha teknik bir ifade ile “fakih bir kişinin sorulan fıkhî bir meseleye yazılı veya sözlü olarak verdiği cevap, ortaya koyduğu hüküm” demektir.(2) Görüldüğü gibi mesele, Din ile ve o Din’e inanan insanlarla ilgilidir. Daha özel söyleyecek olursak mesele, İslâm’la ve Müslümanlarla ilgilidir ve Müslümanlara yöneliktir. Dolayısıyla bu Din’e inanmayanları; Müslüman olmayanları ilgilendirmemektir. Ayrıca fetva, kazâ/yargı hükmü gibi bağlayıcı/zorlayıcı değildir. Herhangi bir mesele ile ilgili verilen fetva, soruyu soran kişiyi bile, kazâ/yargı hükmü gibi bağlamaz ve verilen fetvayla amel etmek/fetvaya uymak, tamamen kişinin vicdanıyla/dinî hassasiyetiyle ilgilidir.(3)

Üçüncü önemli husus, manşetlere taşınan “sol elle şeytanlar yemek yer” ifadesi, iki yönden “algı operasyonu”na malzeme yapılmaktadır. Birincisi, bu ifade Diyanet’e ait bir ifade imiş gibi lanse edilirken; ikincisi, bu ifadeyle sanki Diyanet, “sol elle yemek yiyen insanlar şeytandır” demiş algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Her şeyden önce bu ifade Diyanet’e ait bir ifade değil, verilen fetvada da görüleceği üzere Peygamber Efendimiz’e ait bir ifadedir. Ayrıca bu ifadeyle, “sol elle yiyen insanlar şeytandır” denilmemekte, sadece şeytanların sol eliyle yiyip içtiği ifade edilmektedir ki, “Müslümanlar olarak siz, sol elle yiyip içerek şeytana benzemeyin; sağ elinizle yiyip içerek şeytana muhalefet edin” denilmekte ve bir yeme-içme âdâbı öğretilmektedir. Ayrıca sadece sağ elle yiyip içme değil, yeme-içme âdâbı da dahil olmak üzere tuvalete girerken sol ayakla girmek-sağ ayakla çıkmak, camiye girerken sağ ayakla girip-sol ayakla çıkmak, ayakkabı ya da elbise giyerken sağ uzuvdan başlamak, suyu oturarak içmek, yürürken yiyip içmemek gibi daha pek çok kural,  “âdâb-ı muâşeret”tir ve âdâb-ı muâşeret, bir dinin; bir düşüncenin; bir toplumun “hâssa”sı; ayırt edici özelliklerindendir. Unutulmamalıdır ki, âdâb-ı muâşeret, kişilerin/toplumların inançlarından bağımsız; hele hele inançlarına rağmen oluşmaz/oluşturulamaz. Zira bir toplumun “zihin kodlarını” ve buna bağlı olarak “amel kalıplarını/modelleri”ni belirleyen hususların en başında o toplumun inanç değerleri gelir.

Burada şunu ifade edelim ki, bazıları vardır, İslâm adına hangi konu gündeme getirilirse getirilsin; İslâm adına ne söylenirse söylensin bunlar tarafından kabullenilmesi mümkün değildir. İslâm’a, İslâmî değerlere karşı olmak; karşı olmanın ötesinde düşmanlık yapmak âdeta bunların “var-oluş” sebebidir. Aynı değerler Yahudilik ve Hristiyanlık için de söz konusu olsa, bunların Yahudilere veya Hristiyanlara herhangi bir itirazları ve eleştirileri söz konusu olmaz/olamaz. Zira bunların “var-oluş” sebepleri, İslâm’a, İslâmî değerlere karşı olmak, eleştirmek ve düşmanlık yapmaktır. Bu gibi insanlar için mesele “sağ elle yeme içme” meselesi değil, sağ elle yeme içmenin taşıdığı “anlam/değer” ve bunun üzerinden yapılabilecek “algı operasyonu”dur. Zira bunların gözünde namaz kılmak, oruç tutmak, kadının tesettürü vb. hükümler ne “anlam/değer” ifade ediyorsa, sağ elle yeme içme de aynı “anlama/değere” sahiptir.

Asıl acı ve vahim olan ise kendilerine “İslâmcı” diyen/denilen veya İslâm’ı/İslâmî değerleri savunan ya da savunur görünen bazı kişilerin söyledikleri ve yazdıklarıdır. “Şu ellerin taşı hiç bana değmez / İlle dostun bir tek gülü yareler beni; Düşmanın attığı taş acıtmaz, ama dostun attığı gül yaralar” fehvasınca, bu gibi insanların, gerek Diyanet’in sağ elle yeme içme fetvası üzerine gerek başka konularla ilgili söyledikleri ve yazdıkları, Müslümanların zihin kodlarını karıştıracak, Müslümanların aklında/zihninde tortular oluşturacak cinstendir.

Sanayi devriminden sonra İslâm dünyasında ortaya çıkan ve bu topraklarda da kendini gösteren “akıl DNA’larıyla” oynanmış ve “zihin kodları” tarumar edilmiş bu “GDO’lu Müslüman” tipi, Tanzimat’tan bu yana neredeyse iki yüzyıldır “İslâm’ın terakkiye/ilerlemeye mani olmadığı”nı ispat ve “İslâm’ı asrın idrakine söyletme” sadedinde çeşitli atraksiyonlara girmiş; Müslümanların “zihin kodları”yla ve Müslüman aklın “DNA”sıyla oynamış; o vadiden bu vadiye savrulmuş; hep bir “özenti hasreti”yle yanıp kavrulmuş ama “özendiği kesim” olamadığı gibi “kendisi gibi” de kalamamış; başkalarının algı operasyonlarının malzemesi olmaya teşni, “ayarı bozulmuş” bir zihin yapısına ve duruşa sahip tedavi olmaz bir hastalığın taşıyıcısıdırlar.

Diyanet ne yaptı?

Diyanet, “üzerine vazife olmayan” bir şeyi değil “üzerine vazife olan” şeyi yapmıştır ve sorulan bir soruya cevap vererek meselenin Dinî/İslâmî hükmünü ortaya koymuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı, ülkenin içinden geçtiği hengâmede işi gücü bırakıp çocuklara sağ elle yemek yemeyi öğretme seferberliği başlatmış falan değildir. Sorulan bir soruya cevap sadedinde bir fetva vermiş ve binlerce sorunun cevaplandığı web sayfasında yayımlamıştır hepsi bu.

 Diyanet Niçin Uzaya Uydu Göndermiyor?

Yazımızın başlığını oluşturan bu soru, bir “ironi” olarak düşünülmelidir. Her şeyin bir “ironi” halini aldığı bir ortamda, yazımıza böyle “ironik” bir başlık uygun olurdu diye düşündük.

Sağ elle yiyip içme meselesinde olduğu gibi, her ne zaman İslâm’ı ve Müslümanları ilgilendiren bir mesele gündeme gelse, genel olarak iki kesim eleştirel tepki vermektedir. Kendilerini İslâm’ın ve İslâmî değerlerin “karşısında” konumlandıran bazı kindar insanlar, şiddetle/düşmanca karşı çıkıp eleştirirken ve algı operasyonu yaparken; kendilerine “İslâmcı” diyen/denilen veya dindar/dinden yana görünen bazıları ise, meseleleri küçümseyerek, hafife alarak “daha önemli ve büyük meselelerimiz var; bakın biz daha önemli ve büyük meselelerle uğraşıyoruz” havasında eleştirilerini yöneltmekte ve başkalarının algı operasyonlarına “malzeme” olmaktadırlar. Ayrıca niyetlerini sorgulamadığımız; belki çoğunluğunun iyi niyetle ortaya koyduğu “el-âlem uzaya uydu gönderiyor, siz neyle uğraşıyorsunuz” yaklaşımı vardır ki, “ört ki ölem!..” denecek cinsten. Oysa dikkatle düşünüldüğünde İslâm’a ve İslâmî değerlere karşı çıkanlar hiç böyle düşünmüyor ve “bunlar küçük, basit, eften püften meseleler, bunlarla uğraşmayalım, vaktimizi harcamayalım” demiyorlar; “en küçük” bir meselede ortalığı velveleye veriyorlar. Bunların kopardığı velveleden, aslında bu meselelerin “ne kadar büyük” olduğu anlaşılabilir.

Ayrıca “uzaya uydu gönderme” meselesini çok önemseyen ve “çok önemli” meselelerle ilgileniyor tavrı gösterenlerin, bu gibi durumlarda ortaya attığı tarihi bir söylem vardır; “Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethederken, papazlar, meleklerin dişi mi erkek mi olduklarını tartışıyorlarmış!..” Bu tarihi söylemin ne kadar “gerçekliği” var bilmiyorum, ama bu söyleme karşı, “İstanbul’u korumak papazların mı göreviydi yoksa şövalyelerin/askerlerin mi göreviydi?” sorusu hiç gündeme gelmez.

“Diyanet niçin uzaya uydu göndermez?” sorusuna cevap olarak aynı formatta soralım; “uzaya uydu göndermek Diyanet’in görevi midir?” Diyanet’in görevi bellidir, diğer kurumların görevleri bellidir. Her kurum “üzerine düşen görevi” yaptığında, problemler sıfırlanmasa da en asgarî düzeye inecektir. Belki de birçok problemimizin temelinde, bazılarının “üzerine vazife olmayan” işlere “burunlarını sokmaları”dır.

Aslında Diyanet’in fetvası etrafında basına ve sosyal medyaya yansıyan tepki ve yorumlar karşısında, “aman sende…” deyip geçmemiz mümkündü ve belki de en iyisi buydu. Ancak kamuoyu algısı ve ortaya konan yorum ve tepkileri gördükten sonra, rûz-u mahşerde mahcup olmama adına böyle bir yazı yazma sorumluluğumuz olduğu düşüncesi/inancı, bu yazının yazılmasının tek etkenidir.

Şimdi bazıları, “Türkiye’nin bunca meselesi varken; askerlerimiz Afrin’de ölüm-kalım/beka mücadelesi verirken bu yazıya ne gerek var” diye düşünebilir. Şu anda ben, “üzerime düşen vazifemi” yapıyorum, askerlerimiz de Afrin’de “üzerlerine düşen vazifeyi” yapmaktadırlar. Eğer genel seferberlik ilan edilir de iş başa düşerse, kimsenin endişesi olmasın, işte o zaman erkeğiyle kadınıyla, genciyle yaşlısıyla, “Bize Her Yer Afrin” olur!..

NOT: Diyanet’in sağ elle yeme içme fetvası üzerine muttali olabildiğimiz en güzel yazıyı Yeni Şafak yazarlarından Sayın Serdar Tuncer kaleme almıştır. Okurlarımıza Serdar Tuncer’in bu yazısını mutlaka okumalarını tavsiye ederiz.(4)

Düşünce Akla Düşünce

--- “Felekte hâsıl-ı insan isen bir cânı incitme/Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i Zîşânı incitme” (Alvarlı Efe)

--- Efendim Müjdecim Peygamberim / Sana uymayan hayat olsa teperim. (N. Fazıl)

--- “Kendi ışığına güvenen, başkasının parlamasından rahatsızlık duymaz.” (Victor Hugo)

--- “Herkes hata yapabilir, ama ahmaklar hatalarına bağlı kalırlar ve bunu ölünceye kadar sürdürürler.” (Cicero)

Selam ve duâ ile…

01.03.2018

_________________________________________

(1) https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/1009/sol-elle-yemek-yemekte-bir-sakinca-var-midir-

(2) Fahrettin Atar, “Fetva”, DİA, XII, 486.

(3) Fetva hakkında geniş bilgi için bak: Fahrettin Atar, “Fetva”, DİA, XII, 486-496.

(4) https://www.yenisafak.com/yazarlar/serdartuncer/zirvanin-bini-bir-para-2044328

Güncelleme Tarihi: 01 Mart 2018, 11:54
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER