Bid’at Nedir? Sınırları Nelerdir?-4

Teravih namazı örneğinde de görüldüğü gibi, bir şeyin şer’î delillerden birinin kapsamına girmesi ya da sahabe döneminde kabul görmüş olması, o şeyin ıstılah/şer’î anlamda bid’at olarak isimlendirilmesine manidir; diğer bir ifade ile o şey Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in vefatından sonra ortaya çıkmış olsa da ilk üç nesilde, özellikle sahabe neslinde kabul görmesi o şeyin bid’at olarak isimlendirilemeyeceğinin gerekçesidir.

Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem döneminde olmayıp da sahabe döneminde ortaya çıkan ama sahabenin karşı çıkmadığı; karşı çıkmanın ötesinde benimsediği ve günümüze kadar da uygulana gelen hususlara örnekler çoğaltılabilir. Birkaç örnekle konuyu izaha devam edelim.

Cuma Günü Okunan Birinci Ezan

Bilindiği gibi Cuma namazı ve beş vakit namaz için ezan okumak sünnet-i müekkededir. Ancak Cuma günü iki ezan okunmaktadır ki, bunlardan birincisi Rasûlullah sallallahü aleyhi ve selem döneminde olmadığı gibi Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde de yoktu. Hz. Osman’ın hilafeti döneminde insanların çoğalması ve meşguliyetlerinin artması gibi sebeplerle Cuma günü ikinci bir ezan okunması uygulamasına başlanmıştır.(1) Dolayısıyla Cuma günü okunan birinci ezan Hz. Osman tarafından uygulamaya konulmuş ve sahabeden buna itiraz eden de olmamış ve bu uygulama günümüze kadar devam ede gelmiş; hiç kimse de Cuma günü okunan bu ezanı bid’at olarak isimlendirmemiştir.

Bir Şehirde Birden Fazla Yerde Bayram Namazı Kılmak

Malum olduğu üzere Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde Cuma namazını camide ve Bayram namazları da sahra da bir tek cemaatle kılınmaktaydı. Bayram namazının ikinci bir cemaatle camide kılınmasını Hz. Ali ihdas etmiştir. Onun halifeliği döneminde kendisine “memleketimizde musallâya çıkamayacak durumda olan zayıf insanlar var” denilmiş, Hz. Ali de mescitte insanlara bayram namazını kıldıracak bir adam bırakmış ve kendisi musallaya çıkmıştır.(2) Hz. Ali’nin bu uygulamasına itiraz eden olmamıştır.  

Teravih namazı, Cuma namazı için ikinci bir ezanın okunması ve Bayram namazının camide de kılınarak iki farklı yerde kılınması örneklerinden anlaşılmaktadır ki, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem döneminden sonra ortaya çıkan her şeyi bid’at kategorisinde değerlendirmek mümkün değildir. Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem döneminden sonra ortaya çıkan şeylerin mahiyetini ve başta sahabe nesli olmak üzere ilk üç neslin tavrını göz önüne almak ve buna göre bir hükme varmak gerekmektedir.

Sahabe döneminde ortaya çıkıp da sahabe tarafından reddedilip karşı çıkılmayan meselelerin ıstılah/şer’î anlamıyla bid’at olarak değerlendirilmesi doğru olmayacaktır. Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem döneminden sonra ortaya çıkan hususlarda, kilit konumda olan sahabe neslinin tavrı, doğru hükmü tespit açısından önem arz etmektedir.

Yukarıda verdiğimiz örnekler, daha sonra ortaya çıkıp da sahabenin yaptığı ve karşı çıkmadıkları meselelere örnek olarak verilmiştir. Sonradan ortaya çıkıp da sahabenin karşı çıkıp reddettiği meselelere örnek vermenin konunun anlaşılması açısından uygun olacağı kanaatindeyiz.

Bayram Namazlarından Önce Hutbe Okunması

Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Bayram namazlarında hutbe okumuş ve hutbeyi bayram namazını kıldırdıktan sonra okumuştur. Günümüze kadar gelen uygulama da bu şekildedir ve bugün de bayram namazlarında hutbe namazdan önce okunmaktadır.

Ancak Mervân b. Hakem, bayram namazında namazdan önce hutbe okumak istemiş, hutbe okumak üzere minbere yöneldiğinde bunu gören Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahü anh onu engellemek için elbisesinden tutmuş; ancak Mervân onu tutup çekerek minbere çıkmış ve namazdan önce hutbe okumuştur. Bunun üzerine Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahü anh, Mervân’a, “vallahi siz durumu değiştirdiniz!” deyince, Mervân, “Yâ Ebâ Saîd! Senin bildiğin gitti!” diye karşılık vermiştir. Bunun üzerine Ebû Saîd, “Vallahi bildiğim bilmediğimden hayırlıdır” buna karşılık Mervân, “insanlar namazdan sonra bizi dinlemek için oturmuyorlar/beklemiyorlar. Ben de hutbeyi namazdan öne aldım” şeklinde cevap vermiştir.(3)

Bu rivayetten de anlaşılacağı üzere, Mervân, namazdan sonra insanların çıkıp gittiğini ve hutbeyi dinlemediklerini gerekçe göstererek Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in uygulaması olan bayram namazlarındaki namaz-hutbe tertibini değiştirmek istemiş, ancak sahabenin büyüklerinden Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahü anh bunu tasvip etmemiş ve karşı çıkmıştır. Mervân’ın bu uygulaması, dinî içerikli olması, şer’î asıllardan/delillerden Sünnet’e aykırı olması ve sahabenin karşı çıkmış olması sebebiyle bid’at olarak nitelendirilir. Zaten Mervân’ın bu uygulaması itibar görmemiş ve bayram namazları günümüze kadar Sünnet’e uygun şekilde kılına gelmiştir.

Cuma Hutbesinde Dua için Elleri Kaldırmak

Hutbe de duâ etmek Hanefî mezhebine göre hutbenin sünnetlerindendir. Ancak cemaatin hatibin hutbe esnasında yaptığı duâya cehrî olarak “âmîn” demeleri ve duâ esnasında ellerini kaldırmaları mekruhtur.(4)

Bişr b. Mervân, Cuma hutbesinde duâ ederken ellerini kaldırmış; bunu gören sahabî Umâra b. Rueybe radıyallahü anh, “Allah bu iki eli çirkinleştirsin (cezasını versin)! Ben Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’i minberde iken gördüm şuna, yani işaret parmağına bir şey eklemiyordu” diyerek karşı çıkmıştır.(5)

İmam Nevevî, Sahih-i Müslim’in şerhi olan el-Minhâc isimli eserinde bu hadisi şerh ederken, “bu hadiste, hutbe okurken ellerin kaldırılmayacağına dair delil vardır. İmam Mâlik’in, bizim âlimlerimizin ve diğerlerinin görüşü budur. Kâdî Iyaz, bazı seleften ve bazı Mâlikîlerden bunun mübah olduğunu nakletmektedir. Çünkü Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem istiskâ namazında hutbe okurken ellerini kaldırmıştır. Birinci görüşün sahipleri, buna, bunun geçici bir durum için olduğu şeklinde cevap vermişlerdir” demektedir. (6)

Bu iki örnekten de anlaşılacağı üzere eğer bir şey Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem döneminden sonra ortaya çıkmış ve sahabe buna karşı çıkıp reddetmişlerse bu şey bid’at olarak değerlendirilecektir.

Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn zamanında sonradan ortaya çıkan şeyler hakkında da yukarıda izah ettiğimiz hususlara göre hareket edilir. Eğer bunların zamanında sonradan ortaya çıkan şeyler hakkında bunlar olumsuz bir tavır ortaya koymuşlarsa o şey bid’attir. Eğer Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn tarafından olumsuz bir tavır konmamışsa ya da benimsenmişse o şeyin bid’at olarak isimlendirilmesi doğru olmayacaktır.

Bu üç nesilden sonra ortaya çıkan şeylerin hükmüne gelince, bunlar şer’î delillere arz edilir, eğer bu şeyin benzeri üç nesil zamanında mevcutsa veya bu şey şeriatın delillerinden/kaidelerinden birinin içine giriyorsa o zaman bu şeyin bid’at olarak isimlendirilmesi doğru değildir. Çünkü bid’at, üç nesil zamanında olmayan ve onunla ilgili şer’î asıllardan bir asıl bulunmayan şey demektir. Eğer onunla ilgili şer’î asıllardan bir asıl yoksa bu şeyi fazilet ehlinden ya da âbid olarak meşhur olmuş bir kimse yapmış olsa da, bu durumda o, dalâlet olan bid’at olur. Çünkü şeriata uygun olmadıkça, âlimlerin ve âbidlerin fiilleri hüccet/delil değildir.

Her meselede olduğu gibi bid’at konusunda da toptan süpürücü olmak bizi yanlışa sürükleyecektir. Zira konumuzla ilgili olarak bazıları, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem döneminden sonra ortaya çıkan her şeye bid’at ismini verip sapıklık olarak ilan ederken, bazıları da geçmişten günümüze gelen ne varsa hepsini kabullenip sünnet ya da müstehab ilan etmektedir.

Konumuzu bitirirken tekraren ifade edelim ki, bir şeyin bid’at sayılmasında o şeyin “şer’î bir asıla/delile dayanmaması; ilk üç nesil/sahabe, tâbiûn, tebe-i tâbiîn döneminde bulunmaması; dinî içerikli olması” şartlarını taşıyıp taşımadığının göz önüne alınması gerçeğini asla göz ardı etmememiz gerekmektedir.

Düşünce Akla Düşünce

--- Eksiklerini yetersizliklerini günahlarını kibirle örtmeye alışmış zekâlar nezdinde suçlu hep başkalarıdır.

--- Tarihini bilmeyenlerin coğrafyasını başkaları çizer. (Kazım Karabekir Paşa)

Selam ve duâ ile…

15.11.2018

_____________________________________________

(1) Buhârî, “Cuma” 19; Ebû Davud, “Salat” 225; Tirmizî, “Salat” 372; Nesâî, “Cuma” 15; İbn Mâce, “İkâmetü’s-salât” 97.

(2) İbn Teymiyye, Minhâcü’s-sünne, VI, 291.

(3) Buhârî, “Iydeyn” 6, Müslim, “Iydeyn” 9.

(4) İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 158.

(5) Müslim, “Cuma” 53; Ebû Davud, “Salat” 230; Tirmizî, “Salat” 371; Nesâî, “Cuma” 29.

(6) Nevevî, el-Minhâc, VI, 162.

YORUM EKLE