Adil Ümmet Olarak “Adaletin Bekçisi/Koruyucusu” Olmak!..

Adalet kavramı, tarih boyunca insanlığın bir meselesi olarak filozof ve ilim adamlarının en çok meşgul olduğu konulardan biri olmuş; çeşitli şekillerde tanımlanmış ve konu hakkında farklı görüşler ortaya konmuştur.

Çok anlamlı bir kelime olan ve genel olarak “mutedil olmak, istikamet sahibi olmak, hakka meyletmek, doğruluk, nizam/dirlik düzenlik, her şeye layık olduğu değeri vermek” gibi anlamlara gelen adalet, iki uç nokta olan ifrat ve tefrit arasında ortada olmayı ifade eder ve ıstılah olarak, “dinen mahzurlu olan şeylerden kaçınarak hak yol üzerinde istikamet sahibi olmayı; her işte, her şeyde ve herkes hakkında hakkı ve doğruyu iltizam etmeyi” ifade eder.(1) Adaletin zıddı, zulümdür.

İslâm’ın en çok önem verdiği konulardan biri, şüphesiz ki adalettir. Allah Teâlâ’ın el-Esmâü’l-hüsnâ’sından biri de el-Adl ism-i şerifidir.(2) Cenabı Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok âyet-i celilede adaleti emrederken, bunun zıddı olan zulümden de şiddetle sakındırır. Bir kudsî hadiste, Allah Teâlâ’nın, “Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldığım gibi sizin aranızda da haram kıldım; o hâlde birbirinize zulmetmeyiniz” buyurduğu rivayet edilmektedir.(3)

Allah Teâlâ, tek tek Müslüman ferdlere çeşitli sorumluluklar yüklediği gibi Müslüman ferdlerden oluşan ümmet-i Muhammed’e de ümmet olarak bazı sorumluluklar yüklemiştir ki, bu sorumlulukların en önemlilerinden biri, adaletli ümmet olmak; adaletli olmanın ötesinde “adaletin bekçisi/koruyucusu” bir ümmet olmaktır. Allah Teâlâ, ümmet-i Muhammed’i nitelerken, “Biz, sizi, vasat bir ümmet kıldık” buyurduktan sonra, bunun gerekçesini “insanlık üzerine şahidler olmanız için” şeklinde beyan eder. Bu sorumluluğu ifade eden “Biz, sizi, insanlara/insanlığa şahidler olmanız için vasat bir ümmet kıldık”(4) âyet-i celilesinde geçen “vasat ümmet” kavramı, “merkez, mu’tedil, dengeli, örnek, adaletli, hayırlı ümmet” şeklinde tefsir edilmiştir.(5) Âyet-i celilede geçen şahid ise, “bir hakkı ispatta şehadetine; yani görerek bilme yoluyla elde ettiği bilgiye/kendisine müracaat olunan ve bir mesele hakkındaki hükümde, beyyine/delil olarak kabul edilen kimse” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ümmet-i Muhammed, insanlığın şahidleri olarak, ortada, mutavassıt, adil ve haktan yana, sözü dinlenen ve muteber bir ümmet demektir. Allah Teâlâ, ümmet-i Muhammed’i, insanlar arasında böyle hakşinas, haktan yana, adil ve müstakim, güzel ahlâkı, ilim ve irfanı ile seçkin bir yere sahip, şahidliğine müracaat edilen, merkezî bir cazibeye ve önderliğe sahip, kendisine uyulan bir ümmet yapmak için sırat-ı müstakime hidayet buyurmuştur ki, ümmet-i Muhammed, şuna buna uyuntu olmayacak, diğer milletlere nümûne-i imtisâl ve müracaat merkezi olacaktır.(6)

Ayrıca Allah Teâlâ, kendimiz, ana babamız ve yakınlarımız/akrabamız aleyhine bile olsa “adaleti gözetmemizi; adaleti ayakta tutmamızı” emretmekte; bir topluma olan kinimizin, onlara karşı bizi adaletsizliğe düşürmemesini istemektedir.(7) Yine Cenabı Allah, emanetleri ehline vermemizi; insanlar arasında hükmettiğimiz zaman da adaletle hükmetmemizi emretmektedir.(8)

Bütün bu âyetler göz önüne alındığında, ümmet olarak en önemli sorumluluklarımızdan birinin adil olmak, adaleti gözetmek, adaleti hakim kılmak; diğer bir ifade ile “adaletin bekçisi/koruyucusu olmak” olduğu ortaya çıkar.

Adalet Nedir?

Her ne kadar adalet kelimesinin anlamları içerisinde “eşitlik” anlamı bulunsa da, adalet kelimesindeki eşitlikten maksat, günümüz modern algısında oluşturulduğu şekliyle sayısal anlamda bir eşitlik değildir. Modern değer yargılarının en önde gelenlerinden biri olan ve bütün dünyaya bir tabu gibi dayatılan “eşitlik” kavramı, demoklesin kılıcı gibi Müslümanların tepesinde tutulmakta; hayatta ve fıtratta bir gerçekliğe tekabül etmeyen “kadın-erkek eşitliği” gibi sloganlarla, erkeğin dört kadınla evlenebilmesi, mirasta erkeğin iki kadının bir pay alması, kadının şahidliği gibi hükümler üzerinden İslâm ve Müslümanlar yargısız infaza tâbi tutulmaktadırlar.

Modern dönemlerde lanse edildiği şekliyle eşitlik kavramının adalet kavramıyla bir ilgi ve alakası yoktur. Diğer bir ifade ile adalet, eşitlik; hele hele sayısal anlamda bir eşitlik demek değildir. Dolayısıyla mirasta erkeğin de kadının da eşit pay alması adalet olmadığı gibi; erkeğin iki kadının bir pay alması adaletin tâ kendisidir. Adaletle ilgili bir eşitlikten söz edilecekse, bu, ancak hukuk önünde herkesin eşit olmasından söz edilebilir. Yani kadın erkek, genç yaşlı, zengin fakir herkes, hukuk önünde eşit hak ve sorumluluklara sahiptirler. Bu eşitlik, hukukun/kanunların herkese aynı şekilde uygulanmasını ifade eder. Fâtıma isimli bir kadının hırsızlık yapması üzerine, eşraftan olduğu gerekçesiyle bu kadına hırsızlık cezasının uygulanmaması için aracılık edilmesi üzerine, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in “suçu işleyen kızım Fâtıma bile olsa cezasını uygulardım” buyurması,(9) bu gerçeği en yalın şekilde ortaya koymaktadır.

Adalet ve eşitlik hususunda Mevlana’dan esinlenerek vereceğimiz şu örnek, konunun daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacaktır:

Adalet, bahçedeki gülü sulamaktır. Bahçedeki dikeni sulamak ise adalet değil zulümdür. Şimdi gül de diken de aynı bahçede bulunuyor ve hem gül de diken de aynı toprakta kökleri bulunan iki bitkidir gerçeğiyle ve eşitlik iddiasıyla, hem gülün hem dikenin sulanması gerektiğini iddia etmek, zulmü savunmak demektir. Evet, aynı toprakta yetişen birer bitki olarak hem gülü hem dikeni sulamak belki eşitlik olsa da asla adalet değildir. Adalet gülü sulamak, dikeni ise söküp atmaktır.

 Düşünce Akla Düşünce

--- İnsanlarla münasebetin, ateşle münasebetin gibi olsun. Çok uzaklaşma donarsın, çok yaklaşma yanarsın!  (Sadi Şirazi)

--- “Hesap yapanların dostları yoktur, sadece hesaplarına uyan tanıdıkları vardır…” (Lâ Edrî)

--- “Fedakarlığı, pişmanlığa döndürenin de sırası gelir…”

Selam ve duâ ile…

05.07.2018

_________________________________________

(1) Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 147, Beyrut 1403/1983; Mehmet Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, s. 11, İstanbul 205. Adaletin farklı anlamları için bak: Cürcânî, el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân, s. 551-553, Dımeşk-Beyrut 1412.

(2) Tirmizî, “Deavât” 83.

(3) Müslim, “Birr” 55.

(4) Bakara 2/143.

(5) Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, I, 523; İbn Atıyye, el-Muharraru’l-vecîz, I, 219; Ebû Hayyân, el-Bahru’l-muhît, II, 6; Beyzâvî, Envâru’t-tenzîl, I, 110; Nesefî, Medârikü’t-tenzîl, I, 137.

(6) Bak: Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, I, 524.

(7) Nisa 4/135; Maide 5/8.

(8) Nisa 4/58.

(9) Buhârî, “Enbiyâ” 52; “Meğâzî” 50; “Hudûd” 12; Müslim, “Hudûd” 8, 9; Ebû Davud, “Hudûd” 4; Tirmizî, “Hudûd” 6; İbn Mâce, “Hudûd” 6.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa GEZGİN
Mustafa GEZGİN - 1 yıl Önce

Selamün aleyküm Sayın Hocam.Allah razı olsun.