28 ŞUBAT'IN YIKIMLARI

   Hatırlamak istemediğimiz lakin unutmamamız gereken 28 Şubat 1997 tarihinde başlayan o kara günler… Darbenin moderni diye anılan, “post modern darbe” diye sunulan yıllar… Bin yıl sürecek kadar uzun ömür biçmişlerdi o günün kudretli generalleri. On yıl bile sürmedi, hesaplar tutmadı. Çünkü hesaplar üstü bir hesap vardır. Tuzakların en iyisini kuran Allah’tır. O’nun kudreti tecelli etti. Bitti, etkileri devam etse de. O günün bir generali demokrasiden dem vurarak “demokrasiye balans ayarı yapıyoruz” demişti. Ama ne demokrasi ne ayar… Altında hep muhafazakâr, dinine bağlı, tahsilini devam ettirmek isteyenler, tesettürünü dininin gereği olarak takan, namazında niyazında, ibadet ve itaatinde olan insanlar kaldı altında. Demokrasi diye yola çıkılan bu darbenin çarkları arasında hep Müslümanlar ezildi. Aslında hedef zaten İslam’ın yükselişini önlemeye yönelikti.

   Yıllarca üniversite kapısından içeri alınmadı başörtülü genç kızlarımız. Birincilikle bitirenlere dahi sırf başörtüsü nedeniyle diploma verilmedi. Törenlerde ödülleri ellerinden alındı. Okulunu bırakmak mecburiyetinde kalanlar oldu. Birçok imam hatip lisesinin kapılarına kara kilit vuruldu. Açık olanlarda katsayı engeli nedeniyle talebe bulmakta zorlandı. Kısaca evlatlarımızın gelecekleri ellerinden alındı. O günün Cumhurbaşkanına soruyor bir üniversiteli öğrenci: “Ne dersiniz bu başörtüsü yasağı hakkında.” Sırıtarak, alay edercesine, demagoji yaparak cevap veriyor: “bu ülkede başörtü yasağımı var ki? Bakın köylerde kadınların başı örtülü, kim ne diyor. Üniversiteye gelince, oraların kuralı var, ona uyacaksınız, mahkeme kararları var onlar herkesi bağlar.” Başka bir zamanda “dinini yaşayan Arabistan’a gitsin, burası Türkiye ve laik bir ülke” diye bu ülkenin gerçek sahiplerine kapının yolunu göstermişti.

   O dönemlerde ikna odaları denilen odalarda başörtülü evlatlarımız psikolojik baskıya maruz kalmıştı. Başörtüsünü sakıncalı görenler onun üzerine peruk takılmasına müsaade ediyorlardı. Talimatlar üstü üste yağıyor, alt kademedeki yöneticiler: “ne yapalım bizde emir kuluyuz” cümlesine sığınıyorlardı. 80’li yaşlarında, ölüm döşeğinde yatan bir nineden başı açık fotoğraf bile istemişlerdi de oğlu, fotomontaj yoluyla fotoğrafını değiştirmek zorunda kalmıştı. Şehit yakınları kamu alanı diye, evlatlarıyla ilgili askeri törenlere bile alınmamışlardı. Neler neler yaşandı o günlerde; zulüm korku ve kaos hakimdi her tarafta, insanlar birbirlerinden korkar duruma gelmişlerdi…

   Böyle askeri vesayetle iş başına gelen bazı siyasiler de askerin her dediğine olur verdi. Senaryolar uygulamaya kondu, refah yol istifa ettirildi. O güne kadar hiç ortalıkta görülmeyen bazı yüzler 28 Şubat’ta birdenbire meydanlarda gövde gösterisi yapmaya başladılar; Müslüm gündüzler, aczimdendiler sokaklarda değnekleriyle zikir yapmaya başlamışlardı. Öyle ya durduk yerde tarikatların, İslami cemaatlerin ümükleri nasıl sıkılacaktı. Bu sebepsiz olarak kabul edilir, işleri zorlaşırdı. Sebepleri kendileri oluşturup “eyvah irtica geliyor” yaygaralarıyla tuttuklarını götürdüler.

   Bu nedenle üç kişi bir araya gelip dini sohbet etseydi bahane hazırdı; irticai faaliyet. Hizbullahçı damgası yemek için sakalınızı biraz uzatmış olmanız yeterliydi. Hemen damgayı yiyor, alıp götürülüyordunuz. Bu dönemi bizzat yaşadığım için anlatıyordum. Kuran okutmak yasaktı. İlkokulu bitirmeyen çocuklara kuran öğretmeniz, tutuklanmanız için yeterli sebepti. Sadece sakalı için nice tutuklanan din görevlileri oldu. Cemaatinin arasında kelepçelenip apar topar karakola götürülüp işkencelere maruz kalan nice imamlar…. Öyle bir duruma gelmişti ki, arkadaşım anlatmıştı, tüylerim diken diken oldu. Bir defasında, bir ilçede  karakol komutanı oturduğu kahvehaneye  ilçe müftüsünü  çağırıyor. Müftü Efendi geldiğinde çağırmasının sebebini soruyor. Komutan “canım öyle istedi şimdi gidebilirsiniz” diyerek aba altından sopa göstermiş. 

   Hiç unutmam! Malumunuz her ay din görevlilerinin toplantısı müftünün refakatinde yapılır. Ancak o günlerde her toplantıda ayrı bir rütbeli gelir bizlere talimatlar verirdi. Arkadaşlar arasında espri konusu bile yapılırdı “bu ay ki toplantıyı yapacak subayın rütbesi nedir?” diye.

  Kuş uçmaz kervan geçmez ilk görev yerimde kar kış demeden askeriye arabalarının biri gidip öteki geliyor, güya asayişi sağlamak istiyorlardı. Öyle ya onların tabiriyle, kendilerince anlam yükledikleri “irtica” PKK’dan daha tehlikeliydi. Dinini özgürce yaşamak isteyende teröristi. Teröristin camide, üniversitede, kamu alanı denilen yerlerde  ne işi var. Kaçak silah aranır gibi, kaçak kuran talebeleri aranır mı Allah aşkına. O gün bunları bizzat yaşadık. Biraz cesaretli amirler “kuran okuması yasak olan küçük talebeler gelirse hiç olmasa okuyup hemen gönderin” derlerdi. Bir kısmı kesip atar, “aman ha yasak sakın okutmayın gerekeni yaparım” diye gücü elinde bulunduranların kılıcını çekerdi.

   Neyse ki dert büyük bu yazılara sığmayacak kadar çok çok büyük; unutulmaması gerektiği kadar, uykularımızı kaçırırcasına büyük. Mehmet Akif Ersoy “tarih tekerrürden ibarettir” sözünün daha bir anlamlısını söyler. Sitem yüklü ifadelerle aslında geçmişten ders almamızı ister.

  Der ki milli şair:

  “Geçmişten adam hisse kaparmış…Ne masal şey!

   Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

  “Tekerrür” diye tarif ediyorlar;

   Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

   Evet, şöyle özet olarak geçmişe bir dönüp tekrar baktığımızda cereyan eden olayları iyice yorumlayıp tedbir alamadığımıza şahit oluruz. Milli şef döneminde camiler ahır yapıldı, satıldı, farklı amaçlar için kullanıldı. Birçok din alimi idam edildi. Ezan Türkçe okutuldu, kuran tamamen yasaklandı. O dönemleri yaşayan büyüklerimiz jandarmadan, askerlerden o kadar çok korkutulmuş olacaklar ki, onun etkisiyle bizi bile çocukken “bak şu hatayı yapma, jandarma gelir götürür” diye korkuturlardı. Bizde çok korkardık; askerden, polisten. 28 şubata kadar çeşitli muhtıralar ve darbelerle bu baskılar devam etti. Yazımızın konusu olan 28 şubatta bu baskı yine tekerrür etti; korkutulmaya, sindirilmeye çalışıldı insanlar.

   Bunlar yapılırken bugün ellerini kollarını sallaya sallaya gezen Bazı gazeteciler cuntanın borazanlığını manşetlere taşıdı. Bundan sonra çeşitli muhtıralar verildi. Aba altından sopalarla beraber borular gösterildi. Yeterince ders alınmadı mı ne bilemiyorum. Ancak cesaretli bir devlet adamı kalkıp, alışılmışın dışına çıkıp, ilk defa bu bildirilere boyun eğmeyeceğini söyledi açık açık. Bazı düzenlemeler yapılmaya devam edilirken aynı zihniyetin ve Türkiye’nin üzerinde kötü emeller besleyenlerin maşası, FETÖ terör örgütünün 15 Temmuz kanlı darbe girişimiyle yine tarih tekerrür etti. Yüzlerce insan şehit oldu. Neyse ki halk artık uyanmıştı;  sokaklara çıktı ve darbe girişimi bastırıldı. Hâlbuki ki Peygamber efendimiz “Müslüman bir delikten iki defa ısırılmaz” diye uyarmıştı. Mehmet Akif Ersoy’a göre de tarih bu şekilde tekerrür etmemesi gerekirdi, ders alınmalıydı. Ayrıca hala ö dönemlerden beri bu cunta yönetimin hapishalere attığı nice insanla var onların mağduriyetleri giderilirken eksiklerimiz gözden geçirilmeli, gerekli tedbirler alınmalı, kanunlar yönetmelikler ivedilikle çıkarılmaya devam edilmeli. Millet olarak ta 15 Temmuz darbe girişiminde ki gibi aynı heyecan ve duyguyla daha bir yenilenmiş ve bilenmiş ruh ve ferasetle vatanımızın bekası, dinimizin selameti için gece gündüz demeden üzerimize düşeni yapmalıyız…

Selam ve dua ile..

YORUM EKLE